24 Nis 2011

Cahit Külebi'nin Mezarı Taşınacaksa Zile'ye Taşınmalı

 

Yrd. Doç. Dr. Mehmet YARDIMCI
Cahit Külebi’nin Mezarı Taşınacaksa Zile’ye Taşınmalı


Saygıdeğer hemşehrilerim, 1917’de Zile’nin Çeltek Köyünde doğan, Anaokulu’na Zile İstiklal İlkokulunda başlayan, anılarında ve şiir yapısının özünde buram buram Zile kokan hemşehrimiz Cahit Külebi’nin mezarının Niksar’a taşınma haberine son derece şaşırdım ve gerekçelerine bir anlam veremedim.

Türk Dil Kurumu için halen baskıda bulunan Cahit Külebi ve Şiir Dünyası adlı bir kitap hazırlayışım, çeşitli yerlerde Külebi üzerine konferanslar verişim, Külebi’nin Dili, Külebi’de Çocuk ve Çocukluk, Külebi’de Yurt Sevgisi gibi çeşitli makaleler kaleme alışım nedeniyle bazı şeyler söyleme yetkisini kendimde görerek saygıdeğer hemşehrilerimi bilgilendirmek ve yetkilileri uyarmak istiyorum.

Bir kişinin mezarı defnedildiği yerden, doğduğu yere taşınır. Bunun örnekleri çoktur. Ailenin ataları orada yattığı için taşınır. Külebi’nin Niksar’da yatan hiçbir akrabası yoktur. Külebi’nin babası Erzurumlu Gullebilerden Necati Efendi eşi Feride Hanım’la soyca gelip Zile’nin Çeltek Köyüne yerleşmiş, asıl adı Mahmut Cahit olan Cahit Külebi Çeltek’te doğmuştur. Aile soyatları Erencan’dır. Mahmut Cahit Erencan, Külebi takma adı ile meşhur olduktan sonra adını ve soyadını Cahit Külebi olarak tescil ettirmiştir. Necati efendi memuriyet alarak Zile’de nüfus memurluğu yapmıştır. Ailenin diğer fertleri Çeltek’te kalmıştır. Bugün soyu Çeltek’tedir.

Külebi, 7 Kasım 1996’da Münevver Oğan ve Nuray Altıntaş’la yaptığı söyleşide: “Tokat’ın Zile ilçesine 12 km uzaklıkta bulunan Çeltek köyünde doğdum. Ailem I. Dünya Savaşında Rus orduları Doğu Anadolu’yu işgal edince göç etmiş. Kış kıyamet günlerinde kağnı üzerinde uzun bir yolculuktan sonra gelip o köye yerleşmişler. Annem ateşli bir hastalık geçirmiş, saçları tamamen dökülmüş ama ölmemiş ve beni doğurmuş.”[1] biçiminde özel yaşamı ile ilgili bilgiler vermiştir.

Külebi’nin doğumu Vecihi Timuroğlu tarafından ise şöyle anlatılmaktadır: “Cahit Külebi’nin doğduğu gece, babası Çeltek’te, Şeyh Mahmut’un türbesindeymiş. Muştuyu götürmüşler, Necati Bey çok keyiflenmiş, büyük sevinç duymuş.

Necati Bey o dönemin ünlü yazarı Hüseyin Cahit Yalçın’a çok büyük hayranlık duymalı ki, kendi kendine, ‘Oğlum olursa adını Cahit koyacağım’ dermiş.

Muştuyu Şeyh Mahmut’un türbesinde alınca, bunda bir keramet olmalı ki, Şeyh Efendi’nin adını da ekleyerek Mahmut Cahit koymuş. Soyadı kanunu çıkınca da aile Erencan soyadını almış”. Külebi’nin okul hayatı Mahmut Cahit Erencan olarak geçmiştir. Cahit Külebi, “Külebi” soyadını baba tarafının lakabı olan Gullebi’den alıp tescil ettirmiştir.

Üç yaşında Zile'nin Dutlupınar mahallesindeki anaokuluna başlayan Mahmut Cahit, bir süre Dutlupınar (İstiklâl) okuluna giderse de asıl ilkokula Artova ilçesinin merkezinde başlar. 4 ve 5. sınıfı Niksar’da okuyup Sivas’a yatılı okula gider.

Sadece iki yıl babasının memuriyeti nedeniyle Niksar’da oturmak zorunda kalan Külebi’nin mezarı bu gerekçeyle Niksar’a taşınamaz. Bir iki şiirde Niksar geçiyor diye Niksarlıların bu denli sahip çıkmaları da anlamsızdır. Nice şairlerin şiirlerinde nice kent adları geçmektedir bu kentler o kişilere sahip çıkıp mezarlarını taşımıyorlardır her halde.

Uzun yıllar Turhal’da kalan ve Turhallı Leylek gibi pek çok Turhalla ilgili şiiri bulunan Ceyhun Atuf Kansu’nun mezarı Turhal’a mı taşınmalıdır. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın mezarı Beş Şehirden birine mi götürülmelidir. Ne oluyor, anlamakta güçlük çekiyorum.

Cahit Külebi’nin küçük oğlu Ahmet Külebi genç yaşında vefat etmiş ve Ankara’ya defnedilmiştir. Eşi Süheyla Hanım’ın mezarı da Ankara’dadır. Günü geldiğinde Allah gecinden versin Külebi’nin adına şiirler yazdığı oğlu Mehmet Ali Külebi vefat edince hangi aile mezarlığına defnedilecektir. Aile niçin parçalanmak istenmektedir. Aile mezarlığı Ankara’da iken gerekçesiz Niksar’a Cahit Külebi’nin mezarının taşınması yadırganacak bir davranıştır. Çünkü Külebi her şeyden önce Evrensel bir kimliğe sahiptir. O, bu yurdun şairidir. “Edirne’den Ardahan’a, Ardahan’dan Edirneye kadar” bütün yurt köşesi onu bağrında hisseder. Niksar Belediyesi eğer Külebi’ye saygı duyuyorsa mezarını taşımak değil, yaşadığı evi restore edip, kapısına KÜLEBİ BU EVDE OTURMUŞTUR yazmalıdır. Hem daha anlamlı olur, hem de yakışanı budur.

Bu işin önderliğini yaptığı söylenen Tokat Şairler ve Yazarlar Derneği başkanı M. Emin Ulu, bir yandan Zile Belediyesi ile Zile’de Cahit Külebi sempozyumu düzenliyor, Kümbet adlı Kültür Sanat Dergisi’nde Özel Sayı yapıyor sonra da Niksar Belediyesi ile birlik olup Cahit Külebi’nin mezarını Niksar’a taşımaya kalkıyor. Deyim yerinde ise böyle davranışa “Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu” denir.

Heykeltıraş Cahit Koççoban’ın yaptığı ve herhangi bir yerinde Külebi Çeşmesi gibi bir ibare bulunmayan, ama Külebi’ye atfedilen bir çeşmenin önceki belediye yöneticileri tarafından gerekçesi hala belli olmayan bir biçimde depoya kaldırılması bir saygısızlık olarak düşünülmemelidir. Çünkü aynı kişiler Zile’de görkemli bir biçimde Külebi Sempozyumu düzenlemiş ve Sayın Mehmet Ali Külebi’yi de konuk etmişlerdir.

Cahit Külebi’nin mezarı taşınacaksa Zile’ye taşınmalı ve Anıt Mezar Zile’ye yapılmalıdır. Zile Belediyesi Cahit Külebi adına görkemli bir anıt mezar yaptırır ve aile mezarlığını da Zile’ye taşıyabilir. Yapılacaksa yapılması gereken budur ya da aile mezarlığı Ankara’da kalmalıdır. Saygılarımla.

----------------------------------------

[1] Münevver Oğan - Nuray Altıntaş, (Söyleşi) Cumhuriyet Gazetesi Kitap eki, 7 Kasım 1996.

ZİLENİN TARİHİ VE TURİSTİK YERLERİ


TARİHİ VE KÜLTÜRÜ
ZİLE KALESİ
ULU CAMİ
BALLICA MAĞARASI
HİSAR KALE
MAŞAT HÖYÜK
ŞEYH MUSA FAKİH TÜRBESİ
İMAM MELİKİDDİN TÜRBESİ
ANZAVUR MAĞARALARI
YENİ HAMAM
ÇİFTE HAMAM
BOYACI HASAN AĞA CAMİ
ELBAŞOĞLU CAMİ
HACI BOZ KÖPRÜSÜ
KURU ÇAY MANASTIR HARABELERİ
KOÇ TAŞI

Tarihi özellikleri öne çıkan bir yöremiz. Özellikle: Roma İmparatoru Sezar’ın “Geldim, Gördüm, Yendim” deyişinin burada söylenmiş olması, tarihi açıdan ayrı bir özellik katıyor.

ULAŞIM:
Turhan’ın hemen yanı başındadır. Zile-Turhal arası uzaklık: 21 km. Zile-Çekerek arası uzaklık: 54 km. Zile-Tokat arası uzaklık: 62 km. Zile-Amasya arası uzaklık: 101 km. Zile-Sorgun arası uzaklık: 102 km.

ZİLE'NİN TARİHİ VE SOSYAL KÜLTÜRÜ

TARİHİ:
Yapılan arkeolojik araştırmalara göre: bölge, Tunç ve Demir çağlarından bu yana, iskana açıktır. Ünlü coğrafya yazarı Strabon: “Zile, Ninova melikesi Semiramis tarafından kurulmuştur” der. Semiramis: güzel bir cariye iken; Belh şehrinin kuşatılması sırasında büyük bir yiğitlik gösterir ve bunun üzerine, Asur hükümdarı Ninus’un takdirini kazanır ve hükümdar ile evlenir.
Takip eden süreçte, MÖ.1916 yılında, kocası Ninus’u zehirleyip öldürerek, Asur devletinin yönetimini ele geçirir. Buna göre: Zile, 4000 yılık bir geçmişe sahiptir.
Zile kalesi: Romalı komutan Sula tarafından yaptırılmıştır. Bunun ismine binaen, bölgenin isminin “Sılla”, Zela” ve “Zile” şeklinde, değişerek günümüze kadar ulaştığı tahmin edilmektedir. Bu arada: Maşat höyükte bulunan tabletlere göre: Hitit yerleşim merkezlerinden biri olan “Anzılıa” şehrinin, burada kurulu bulunduğu tahmin edilmektedir.
Evet, tarihi süreç içinde, yörede: Pers, Makedon, Roma ve Bizans egemenlikleri görülür. 1174 yılında ise, Anadolu Selçukluları bölgeyi ele geçirirler.

Buram Buram Anadolu Kokan Zile Hititler Dönemi'nde önemli birer yerleşim yeri olan Tapigga (Maşathöyük) ve Anziliya (Zile Höyüğü), M.Ö. 15. yüzyıldan sonra Hititler'in en büyük düşmanlarından Kaşkalar'ın birçok saldırısına uğradı. M.Ö. 8. yüzyılda Frigler'in yönetimine giren yöre, M.Ö. 7. yüzyılda Kimmerler tarafından yağmalandı. Ardından M.Ö. 6. yüzyılda Persler'in, M.Ö. 4. yüzyılda da Makedonlar'ın denetimine girdi. M.Ö. 3. yüzyılda Pontus Krallığı'na bağlandı ve M.Ö. 66'da Romalılar'ın eline geçti. II. Pharnakes, M.Ö. 47'de Sezar'ın karısının adı verilen Zela şehrinde (bugün Zile) yapılan ve kısa süren bir savaşta Julius Caesar tarafından yenilgiye uğratıldı ve Zile Kalesi içerisindeki dikili taşa şu önemli sözler kazıldı.
"Veni, Vidi, Vici - Geldim, Gördüm, Yendim".

11. yüzyıl başlarında Bizans'ın Armeniakon Theması'nın sınırları içerisinde yer alan yöreye aynı yüzyılın ikinci yarısında Türkmenler gelmeye başladı. Danişmendliler'in ve Anadolu Selçukluları'nın egemenliği altında kalan yöre, 13. yüzyıl ortalarında Baba İshak Ayaklanması'ndan etkilendi. İlhanlılar'ın denetimi altındayken Moğol valileri tarafından yağmalandı.
Eretna Beyliği, Kadı Burhaneddin Devleti ve Akkoyunlular tarafından yönetildikten sonra
Osmanlılar'ın eline geçti. Ankara Savaşı'nı (1402) kazanan Timur'un kısa süreli denetiminin ardından
1413'te yeniden Osmanlı topraklarına katıldı. Celali Ayaklanmaları'ndan büyük ölçüde etkilendi.
19. yüzyıl sonlarında Sivas vilâyetinin Tokat Sancağı'na bağlı bir kaza olarak yönetiliyordu.


GENEL:
Tokat ilinin en büyük ilçelerindendir. İlçe merkezi, bir ovanın tam ortasında yükselen höyüğün çevresinde kurulmuştur. Anadolu’nun en eski yerleşim yerlerinden biridir.
İlçe merkezinin, denizden yüksekliği: 710 metredir.
İklim: Karadeniz ve İç Anadolu iklimlerinin etkisi görülmektedir. Buna göre: yazları sıcak ve kurak, kışları ise özellikle kar yağışlı ve soğuk geçer.
Yörenin başlıca geçim kaynakları: tarım, hayvancılık ve ticarettir. Zile: Orta Karadeniz bölgesinin tahıl ambarı durumundadır. Üretilen tarım ürünlerinden: buğday, arpa, nohut, mercimek, fığ gibi ürünler, özellikle ihraç edilmek üzere, Samsun ve Mersin limanlarına gönderiliyor. En fazla yetiştirilen şeker pancarı ise, Turhal Şeker Fabrikasında işleniyor. Tüm bunların yanında: ülkemizin en zengin mermer yataklarının burada olduğunu belirtmek şart. Buradan, her gün tır kamyonlarıyla, Çin’e mermer ihracatı yapılıyor.
Ancak: burada, özellikle: üzüm bağları, meyve bahçeleri, pekmez, leblebi ve kiraz meşhurdur. Zile yemek kültürünün başlıca gıdaları: beyaz pekmez, duru pekmez, salça, sucuk, pestil, bat, sarma, yaprak salamurası, çeşitli komposto ve konserveler, leblebi, kuru yeşim çeşitleri.
Yörenin kültürel faaliyetleri: Kiraz Festivali, Asırlık Zile Panayırı, Güreş Müsabakaları ve Büyük Baş Hayvan Yetiştirme Yarışmalarıdır.



MAŞAT HÖYÜK:
Maşat köyündedir. İlçe merkezine, 20 km. uzaklıkta, güneydedir. Deniz seviyesinden yüksekliği: 886 metredir. Doğu-batı istikametinde uzunluğu: 450 metre, kuzey-güney istikametinde uzunluğu: 225 metredir. Bu ölçüler ile, Orta Anadolu höyükleri içinde, büyük höyük tipine girer. Höyük’ün, orta seviyesinin yüksekliği: 28.80 metredir.

MÖ.5000 yıllarında, Hititlerin bir kolu, buraya gelerek yerleşmişler ve bir şehir devleti kurmuşlardır. Bu devletin merkezi ise, bu şehir yani Maşat Höyükün bulunduğu yer olmuştur. Bu şehir devletinin bir kısım kalıntısı, günümüze kadar gelmiş ve o dönemlere ışık tutmaktadır.  Bu şehir devleti, o zamanlar Kayseri şehir devletine bağlı imiş. Höyük: Hitit şehirlerinin bulunduğu: Artova ve Zile bölgesine giden yolların üstünde bulunan, büyük bir merkezdi.
Höyük yöresinde: ilk arkeolojik kazılar, 1945 ve 1982 yılları arasında yapılmış ve bulunan kalıntılar, T   okat Müzesinde sergileniyor. Bunlar içinde: özellikle “yazılı tabletler” öne çıkıyor. Burada: 130  civarında çivi yazılı Hitit tableti bulunmuştur. Bu tabletlerin en büyük özelliği: Boğazköy dışında çok az bulunmuş olan Hitit metinlerini temsil eden tablet olmalarıdır.
Hititlerden sonra, yöreye birçok uygarlık yerleşmiş ve tarihi süreç içinde, burada sürekli bir yerleşim söz konusu olmuştur.

Bugün höyük yöresinde: yapı harabeleri görülüyor. Bu harabeler, önemli bir şehir kalıntısına işaret ediyor. Ayrıca: bir de Hitit sarayı kalıntısı var. Bu kalıntı: kuzey duvarı, en az 100 metre ve doğu duvarı 80 metre uzunluğunda, muazzam bir bina. Bina: tepenin tabanını oluşturan kayalığın zirvesinin üstüne oturtulmuştur. Demir çağı sakinleri, evlerini tepenin sırtlarına yapmadıklarından, bu bina, çok iyi korunmuş durumda bulunmuştur. Bina kalıntısında, bugüne kadar ortaya çıkarılan 40 odadan birçoğu, bodrum katına aittir. Ancak, ikinci ve üçüncü katın yangın enkazı, bodrum katını doldurmuştur. Yapının yapım tekniği, Boğazköy ve Alacahöyük yapıları tekniğinin aynısıdır. Yani, burada, Hitit mimarisinin bütün inceliklerini ve mimarlık yeteneklerini görmek mümkün. Çünkü: mükemmel bir işçilik ve planlı ölçülere kesin uyma sözkonusudur. Bina yapılmadan önce, inşaat sahasındaki eski yapılar yıkılıp kaldırılmış, inşaat sahasına geniş ve derin temeller atılmıştır. Kireçtaşı temellerin genişliği: 1.5 metreyi geçmektedir. Taşların her tarafı iyi düzeltilmiş ve birbirine dikkatli şekilde alıştırılarak yerleştirilmiştir. Esas itibarıyla yapı malzemesi: kireçtaşı, kerpiç ve ağaçtır. Bina: tümü ile, şiddetli bir yangın sonucu tahrip edilmiştir. Taşlar, kirece dönüşmüş, erimiş, binayı her yerde kömür kaplamış, kerpiçler ya sert tuğlaya dönüşmüş veya yeşil, koyu kırmızı curuf halini almıştır.
Evet: Maşat höyük, tarih meraklılarının mutlaka gitmeleri ve görmeleri gereken bir yer. Çünkü: burayı bugünlerde görmeseniz, muhtemelen 10 yıl kadar sonra yokolacak ve bir daha göremeyeceksiniz. Çünkü: toprak altında, binlerce yıl kalarak günümüze ulaşan kerpiç duvarlar, toprak üstüne çıkarılınca, iklim şartlarından etkilenerek erimeye, dökülmeye, yok olmaya mahkum. Keşke: bunlar toprak altından çıkarılmasaydı veya çıkarıldı ise de üstlerinin örtülmesi ve bir şekilde önlem alınmasının şart olduğunu düşünmemek elde değil. Ama dedim ya, gerek iklim koşulları ve gerekse kaçak define avcıları buraları yok etmekte, gayet aceleciler. Gidin ve görün, tam bir tarih hazinesi. Düşünün ki, bir zamanlar burada, zamanının büyük medeniyetlerinden biri kurulmuş, insanlar yaşamışlar.


ZİLE KALESİ:
Anadolu’nun bilinen tek dolma kalesidir. Kale bölgesinde, uzaktan baktığınızda, ilk göze çarpanlar: kalenin surları ve saat kulesidir. Kale: Zile ovasına hakim bir ova üzerine oturtulmuştur. Kalenin kim tarafından yaptırıldığı net olarak bilinmiyor. Ama, ünlü coğrafya gezgini Strabon: kalenin, Asur hükümdarı eşi Semiramis tarafından, doğusundaki kayalık bölgeden yararlanılarak, doldurulmak suretiyle yapıldığı söylenmektedir. Ancak: MS.1.yüzyıldan önce, burada Pontus hükümdarı Mithriadates’in bir şato yaptırdığı ve bu şatonun, yer altı geçitleri ve askeri amaçlı yapılar topluluğu olduğu da varsayımlar içindedir.
Evet, kalenin içinde: yer altı yolları, geçitler ve askeri amaçlı olarak yapılmış yapılar var. Bunlardan günümüze gelenler ise: çevreye dağılmış Roma ve Bizans dönemlerine ait sütunlar ve kitabeler var. Doğu yönünde ise, kayalara oyularak yapılmış bir anfi tiyatro bulunuyor. Ancak, kalenin en büyük özelliği: burada, Roma imparatoru Sezar tarafından söylenen ve bir taş sütün üzerine yazılarak ölümsüzleştirilen bir söz.

Yöre: MÖ.3.yüzyılda, Pontos krallığının denetiminde iken, MÖ.66 yılında, Romalıların eline geçer. Romalı Julius Caesar: MÖ.47 yılında: karısının adı verilen “Zela” şehrinde yapılan savaş sonucunda: Pontos kralı II.Phanakes’i yenilgiye uğratır. Bu savaşı kazanan, Sezar: kale içindeki dikili taşa, şu sözlerini yazdırır: “Veni, Vidi, Vici” yani “Geldim, Gördüm, Yendim”,Ancak günümüzde görünen taş sütunun aslında imitasyon olduğu ve aslının yakın zaman önce çalındığı söylentileri var.
Ziya Paşa: 1875 yılında buraya geldiğinde, kalenin yuvarlak kemerli kapısının bulunduğu yerdeki kuleyi: Saat kulesine dönüştürmüştür.
Bu arada, kalede bulunan bir mağara ile ilgili de, birçok söylentiler var. Bunlar: mağaranın içinde altın varmış, insan iskeletleriyle doluymuş gibi söylentiler. Tüm bunların yanında: Zile kalesinin tarih sahnesindeki son görüntüsü: Milli Mücadele yıllarında, yani 1920 yılında, Zile’yi basan asilere karşı, Kuvay-ı Milliye bağlı askeri kuvvetlerin, Zile kalesine çekilmiş ve buradan şehri müdafaa etmiş olmaları ile ortaya çıkmıştır. Kalede, neler görebilirsiniz:
Kapı: Kalenin batı cephesindedir. Eni: 5 metre ve yüksekliği: 8 metredir.
Saat Kulesi: Kapının üzerindedir. Kulenin yüksekliği: 10 metre, çapı ise: 2.5 metredir. 1875 yılında, yukarıda söz ettiğim gibi, Ziya Paşa tarafından saat kulesine dönüştürülmüştür. Daha öncesinde, kale muhafızlarının kaldığı bir yer imiş.
Surlar: Surlar muhteşem görüntüsüyle dikkati çekiyor. Bazı yerlerde, yükseklikleri: 10 metreyi geçiyor ve genişlikleri ise: 1 metreden fazladır. Surlar: taştan ve horasan harcından yapılmıştır. Dışarıdan kolayca tırmanılmayacak kadar yüksektir. Ayrıca, dışarıdan yapılacak saldırılarda, mancınıklara dayanacak güçtedir. Burçlar, yarım daire şeklinde, dışa çıkıntılıdır.
Zindanlar: Kale içinde, surlarla bağlantılı olarak, 2 tane zindan var.
Yer altı Tünelleri: Kale içindeki tünellerden biri: Çekerek suyuna ve diğeriyse: Zilenin kuzeybatısındaki Saraç köyü yukarısındaki Namlıhisar kalesine kadar uzanmakta imiş.
Roma Tiyatrosu: Kalenin doğu yamacında, kayalıklar içindedir. Kayalara oyularak yapılmıştır. Oturma yerlerinin ön kısmında, yarım daire bölüm: oyun yeridir.
Pontus Mezarı: Kuzey yönünde, yalçın kayalıklar üzerindedir. Yerden yüksekliği: 10 metredir. Kayalara oyulmuş, muntazam bir odacık şeklindeki mezar: Koca Kayser adı ile anılır ve Pontus mezarıdır. Ancak, ilginç olan, buraya giden veya çıkan bir yol bulunmaması. Söylentilere göre: Pontus hükümdarı Pharnace: Roma imparatoru Sezar’a yenildiği savaşa gitmeden önce, karısını, bu odaya yerleştirmiş ve savaşta yenildiğini haber alan karısı, kendini kayalıklardan aşağıya atarak intihar etmiştir.

ANAHİTA TAPINAĞI VE ZİLE PANAYIRI :
Eski adı “Zela” olan “Zile”, zamanında, tanrı Anaitis Dininin, en ünlü merkeziymiş.

Yani: MÖ.2000 yıllarında, Frig dinlerinden Anaitisis dininin hac merkezi, burasıdır. Persler zamanında da, ateşe tapan tavimlerce inşa edilen kutsal Anaitis Ateş Tapınağının da, buralarda bir yerde bulunduğu söyleniyor. Zela sikkelerinde, cephesinde dört sütunlu bir tapınak görülmektedir. Kalede, cephesi altı sütunlu ikinci bir tapınak daha vardı. Bugün bunlardan geriye, günümüze kalan hiçbir kalıntı yok.
Her yıl, onbinlerce “Anaitisin”, Ekim ayının ilk haftasında, hacı olmak için buraya gelirlermiş. Tapınağın Başpapazı, bu ayda büyük bir törenle taç giyermiş. Başpiskoposun büyük bir gücü varmış. Bu nedenle, Zile krallara bağımlı bir şehir değil, İran tanrılarına adanmış ve Piskopos tarafından bizzat yönetilen bir tapınak gibi kabul ediliyormuş.

Halk, törenlere “Deyr” demekteymiş ve bu ziyaretler sırasında kurulan eğlence ve alışveriş yerleri “Zila Panayırı” biçimine dönüşmüş ve asırlardır süregelmiştir. Bugün bile, yerel halk, bu panayıra “Deri” demektedir.
Ancak: bugün, yörede bu tapınağın yeri ve izi yok. Ancak, bugünkü hastanenin bulunduğu yerde olduğu tahmin ediliyor. Büyük olasılıkla, geçmiş dönemde, Hıristiyanlar tarafından tamamen yağmalandığı düşünülüyor.












.








ZİLENİN ELSANATLARI VE ÜRÜNLERİ

EKONOMİK DURUM
Halk genelde tarım ve hayvancılıkla uğraşmaktadır. Vatandaşlar arasında az da olsa ticaret ve sanayi alanında uğraşanlar da bulunmaktadır. İlçede son zamanlarda, özellikle 1996 yılından sonra sanayi alanında kayda değer gelişmeler yaşanmaya başlamıştır. İlçede un ve yem sanayii, tekstil ve sentetik sanayii, elektrik dinamoları, muhtelif sanayi makinaları, cam ve toprak sanayii, tarım âlet ve makinaları, her türlü plâstikten mamul ayakkabı, mobilyacılık, muhtelif gıda ve temizlik maddeleri alanlarında 55 küçük ve orta ölçekli işletmede üretim yapılmaktadır.
Sulanabilir arazinin az olması, sanayi yatırımının olmayışı nedeniyle bilhassa köylerden büyük kentlere, özellikle İstanbul ve Turhal'a yerleşmek üzere göçenlere ve mevsimlik işçi olarak gidenlere rastlanmaktadır. Yüzölçümü itibarıyla 151.200 hektar alana sahip olan ilçemizde tarım modern yöntemlerle yapılmaktadır. Nüfusun % 60'ı tarımla uğraşmaktadır. % 80'i kıraç olan tarım arazisinin bir bölümü Boztepe, Belpınarı ve Koçaş Göletleri'nden sulanmaktadır.
İlçede ve köylerde ormandan yakacak olarak faydalanılmasının yanısıra yakın zamana kadar evlerin yapımında orman ürünlerinin kullanılması ve bilinçsiz kesim ormanların yok olmasına neden olmuştur. Akabinde bilinçsiz avlanma nedeniyle de yörede bol olan av hayvanlarına da az rastlanılmaktadır. Orman ve av hayvanları katliamının yeni neslin pırlanta gençleri önderliğinde önleneceği umulmaktadır.

ZİLE OVASI :KİREÇLİ KÖYÜNÜN TEPELERİNDEN TURHAL YOLUNU GÖSTEREN BİR RESİM

TAHIL ÜRETİMİ İLE BAĞ VE BAHÇECİLİĞİN BİRLİKTE YAPILDIĞI BU ZENGİN OVALAR KATOLİK ÇAĞLARDAN BU YANA UYGARLIKLARIN GIDA AMBARI OLMUŞTUR.
(M.S.1.YUZYIL,STRABON,Sayfa 51-56 DERKİ)
BURADA ÇOK SAYIDA TAPINAK HİZMETKARI VE ZENGİN GELİR KAYNAKLARINASAHİP RAHİP OTURURDU . BU KUTSAL ARAZİ , KENDİ ÖZ TOPRAKLARIYMIŞ GİBİ RAHİP VE KALABALIK MAİYETİNE BAĞLI İDİ.
Zile Orta Karadeniz Bölgesinin tahıl ambarı merkezi konumundadır. Üretilen tarım ürünlerinden buğday, arpa, nohut, mercimek, fiğ gibi ürünler özellikle ihraç edilmek üzere Samsun ve Mersin limanlarına gönderilmektedir. İlçemizde en fazla yetiştirilen sanayi ürünlerinden şeker pancarı komşu ilçe Turhal Şeker Fabrikasına, Yağlı tohumlar Kooperatifi tarafından alınan ayçiçeği işlenmek üzere Merzifon ve Elazığ fabrikalarına gönderilmektedir.
Şehrin, ekonomik hayatında önemli yer tutan tarım ürünlerinin başlıcaları; Buğday, arpa, nohut, mercimek, fiğ, fasulye, patates, soğan, sanayi ürünlerinden şeker pancarı ve ayçiçeğidir.
Yakın zamana kadar halk arasında bağ kaynatma olarak tâbir edilen hemen hemen her aile tarafından kış hazırlığı içinde yapılması gelenek haline gelen duru pekmez (esmer ve sıvı olur) ve çalma pekmez, köme (cevizli sucuk) bugün eskisi kadar yapılmamaktadır. Ancak Zile Pekmezi adıyla ticari amaçlı sanayi üretimine başlanılmıştır.
En az pekmezi kadar meşhur olan ve yöreye has ananevi usullerle yapılan Zile leblebisinin yapılması da iki usta dışında terkedilmiştir. Bugün yapılan leblebiler hazır olarak Tavşanlı, Çorum ve Eskişehir'den gelmektedir.

ZİLE HIZLA SANAYİLEŞİYOR
Tokat il, ilçe ve beldeleriyle kalktığı sanayi atağında hızla ilerlerken, Zile'de yapılan Zile Tekstil A.Ş.'nin temel atma töreniyle ilin tekstil fabrikalarına bir yenisi daha eklendi. Zile'de 8 müteşebbisin bir araya gelerek kurduğu Zile Tekstil A.Ş.'nin temel atma törenine yöneticiler ve kalabalık halk topluluğu katıldı.
Temel atma töreninde, "İnanıyorum ki gelecekte benzeri fabrikalar çoğalacak ve Zile'de pek çok sanayi kuruluşu ortaya çıkacaktır" diyen Milletvekili Metin Gürdere "Beni en çok mutlu eden 8 kişinin bir araya gelmesi; kimse tek başına sanayi kuruluşu kuramaz; önemli olan bir araya gelmektir." şeklinde konuştu.
Vali Ayhan Çevik kendisine düşen en büyük görevin Tokat'taki sanayileştirmeyi hızlandırmak olduğuna işaret ederek, bu manâda yapılan çalışmaların sonucunun Tokat ve ilçelerinde organize sanayinin kurulmasının olduğunu kaydetti. Şu anda Tokat'ın Türkiye genelinde dokuma sanayiinde 7. sıraya geldiğini söyleyen Çevik, "Anadolu kaplanlarının artık kendi memleketlerine yatırım yapmaları beni mutlu etti. Zile Tekstil A.Ş.'yi kuran ortakları tebrik ediyorum" dedi.
Zile Sanayiinin Başlıca Fabrika ve İmalâthaneleri
1 adet Tuğla - Kiremit Fabrikası
4 adet Un Fabrikası

2 adet Yem Fabrikası
1 adet Mobilya İmalâthanesi

1 adet Çuval Fabrikası
1 adet Konfeksiyon İmalâthanesi

1 adet Plâstik Ayakkabı Fabrikası
3 adet Kara Lâstik Ayakkabı Fabrikası

2 adet Akü İmalâthanesi
2 adet Lâstik Kaplama Atölyesi

2 adet Pekmez Fabrikası
3 adet Gazoz İmalâthanesi

1 adet Pik Demir - Alüminyum Döküm İşleme Atölyesi
1 adet Piston - Gömlek Döküm İşleme Atölyesi

1 adet Vakıf Ayakkabı Atölyesi
1 adet Mermer Fabrikası

1 adet Kolonya İmalâthanesi
5 adet Büz - Briket İmalâthanesi

1 adet Mozayik Taşı İmalâthanesi
2 adet Şekerleme İmalâthanesi

1 adet Bel ve Paça Lâstiği İmalathanesi
18 adet Hızar ve Kereste Atölyesi

1 adet Lüks Mobilya Atölyesi


SEMERCİLİK-NALBURCULUK
Atı evcilleştiren Mezopotamya ve anadolu medeniyetinin, ipek yol güzergahında sürekli değerini artırarak sürdüren Zile'in doğal dokusu gereği binek hayvanlarına ihtiyacı hep olmuştur. Nice kervanların gelip geçtiği, konakladığı bu topraklarda binek hayvanları ile ilgili gelişkin bir sektör olmuştur, işte semercilik de bu sektörlerden biridir. Değişen zaman şartları bu sanatı günümüzde neredeyse atıl duruma sokmuştur.

NALBANTCILIK
Bir zamanların gözde mesleği olan nalbantçılık mazideki parlak günlerini geride bıraktı. Motorlu araçların az,at arabalarının yoğun olduğu yıllarda önemli meslekler arasında yer alan nalbantçılık şimdilerde can çekişiyor.

Nal için örs,çekiç,kerpeden ve atın tırnağını yontmak için yonocak denilen aletlere ihtiyaç vardır. Atın tırnağı yonacakla nala uygun hale getirilir ve nal çivilerle tırnağa çakılır.

Yaşadığımız dünyada artık her alanda kendini gösteren teknolojik gelişmeler nalbantcılık sektörünede darbe vurmuştur. Şehir hayatında hayvancılık bitme noktasına gelmiş olup, hayvancılığın azalması ile ulaşım araçlarının her yerde her alan da yaygınlaşması sebebiyle at kullanımı ve at arabacılığı kullanımı yok olma tehlikesi ile karşı karşıya kalmıştır.

ESKİ ZİLE LEBLİBİCİLERİ
ZİLE ilçemizde leblebicilik tarihi epeyce eskiye dayanmaktadır. Şimdilerde ilçemizde bu işi yapan çok az insan kaldı, bu işi yapanlar da dededen babadan kalma bir meslek olarak devam ettirilmektedir. Halen bu mesleği çerezci olarak sürdüren iki üç dükkan bulunmaktadır
Leblebinin bizim yöredeki diğer adı da “ çerez ” olarak ifade edilmesidir.
Yaptığımız araştırmada ilçemizde 50 yıl öncesinde 30 leblebi ocağının bulunduğunu ve bu ocaklarda en az 3 kişin çalıştığını hesap edecek olursak ; 100 kişilik bir istihdamın bu yol ile sağlandığını ve yaklaşık 50 ailenin bu işten geçim sağladığını görmekteyiz

SICAK DEMİRCİLİK
ZİLE ilçemizde demirciler çarşısı bir site biçiminde küçük demirci atölyelerinin bulunduğu bir yer vardı.

Demirci ; madenleri döverek biçimlendiren, küçük ve orta büyüklükteki parçaları elde döverek işleyen zanaatçıya demirci denir, demirci ustaları üç aşamada demire şekil verirler,
Kızdırma, Ekleme, Biçimlendirme.


Ateşi kızdıran, deriden yapılmış açılır, kapanır körüğün demiri kızdırması ile ustanın çekici ile örs arasında demir şekil almaya başlamaktadır.Demircinin çekici örs üzerinde bir ahenk içinde demiri raks ettirmektedir.

Demirci Ustalarının fiziki yapıları da bu meslekte çok önemlidir.Bedence güçlü, dayanıklı, ayakları ve kolları sağlam, ellerinde becerikli olması gerekmektedir.
Eski Zilede Demirciler Çarşısında yapılan Aletler ;

Çapa,
Kazma,
Bel,
Kara Saban,
Zevle,
Köpek boyunluğu,
Nal,
Mık,
Araba Tekeri demiri,
Nacak,
Balta,

YOK OLMAK ÜZERE OLAN ZANAATLARA SAHİP ÇIKILMALI

Yüzyıllardır hatta bin yıllardır sürdürülen sıcak demircilik zanaatı da yok olmak üzere. Makineleşmenin başlaması ile el emeği ile yapılan sıcak demir dövme zanaatı büyük zarar gördü. Bu zanaata yıllarını veren büyük ustaların bazıları mesleğini sürdürse de birçoğu dükkanlarını kapattı. Ama yine de sıcak demir dövücülüğüne büyük ihtiyaç var. Mesela iyi bir balta yapmak için onun ağzını iyice dövüp işlenmesi gerekli.Nalbantçılık zanaatımız da yok olmak üzere. Eskiden onlarca hatta yüzlerce nalbantın olduğu zile de şimdilerde bir tane nalbant kaldı. Onlar da yok olmak üzere olan zanaatlarını yaşatmanın mücadelesini veriyor. Aslında bu yok olmak üzere olan zanaatların hepsine sahip çıkılmalı. Bakırcılık, kalaycılık, at arabacılığı, demircilik, hepsi insan emeği ile yapılan, yüz yıllarca bu insanların ihtiyaçlarını karşılayan zanaatlar. Bu zanaatı icra edenler vergiden falan muaf olmalı.


Ateşli Sanatlar Çarşısında sıcak demirciler öyle az kaldılar ki, zaman zaman onlar ocakta körükle erittikleri demire balyozla şekil verirlerken, çocuklar ve gençler onları merakla izliyorlar. Çünkü, kimileri ilk kez görüyor örsle körüğü. Hele bir de şahmerdan var ki, kora dönüşmüş demire güm diye vurduğunda etrafa kıvılcımlar saçıyor. Sıcak Demirci ustası Mehmet Potak, artık bize öyle eskisi gibi pek iş gelmiyor. Ufak tefek şeylerle uğraşıyoruz. Pulluk bıçağı falan yapıyoruz. Bir zaman sonra belki de, körüğü, örsü, şahmerdanı ve bunlarla çalışan ustaları izlemek için açık dükkan bulamayacaklar.

El sanatları bir toplumun aynası ve geleceğe tuttuğu ışıktır. Günümüzde her ne kadar el sanatları yok olma durumunda olsa da geçmişte büyük bir misyon üstlenmiş ve geleceğe ve modern topluma teknolojiye geçişi sağlamıştır. El sanatları özelliklerini kaybederken toplumda hala tek tük bazı kişiler meslek olarak yaşatmakla beraber, günümüzde el sanatları fabrikasyon olmuş, elektrikle çalışan torna atölyelerinde yapılmaktadır. Günümüz şartlarında fazlada bir ihtiyaç duyulmasa da geçmişimizin bir parçası olan el sanatları bizim öz ve öz değerlerimizdir.Yaklaşık 300 yıllık geçmişi olan Demirciler Arastası'nda ustalar, işçilikleri ile tüm Türkiye'ye ismini duyurmalarına rağmen meslek yok olma tehlikesi yaşıyor.

kalaycılık

Cocukluk yaşından beri kalaycılık yapan Faruk Burtacgiray; "Benimle birlikte Zile'de bu işi iki üç kişi yapıyor. Artık kalaya ilgi kalmadı. Şimdi sadece bakır meraklıları ve bazen de televizyoncuların ilgisiyle karşılaşıyoruz" dedi.
Bakır kapları önce tuz ruhuyla ardından da kumla temizlediğini belirten Burtacgiray, kum dökme işleminin ardından bu eşyaları nişadır ve eritilmiş kalayla birlikte odun ateşinde kalayladığını, devamlı kullanılan bir bakır kabın zehirlenmeye yol açmaması için en azından yılda bir defa kalaylanması gerektiğini söyledi. Bakır kapların kullanımının azalmasıyla bu eşyaları kalaylattırmaya gelenin de kalmadığını ifade eden Faruk Burtacgiray sözlerini şöyle tamamladı: "Dedem ve babam kalaycılık yaparak ailemizi geçindirdi. Ben de bu mesleğin içinde büyüyerek, ekmeğimi kalaycılıkla sağlamaya başladım. Artık işlerimiz eskisi gibi iyi değil. Kalaycılık tarihe karışıyor. Bakır kaplar, insan sağlığı açısından alüminyum ve diğer metallerden yapılmış kaplara göre daha sağlıklı olmasına rağmen tercih edilmiyor. Sağlık açısından yararlı olan bakır kapların tercih edilmemesi, hastalıklara davetiye çıkarıyor. Bakır eşyalar sadece otantik yerlerin sofralarında yer tutuyor. Kültürümüz ve sağlığımız için bakır kapların kullanımının artması lazım."Kalay Bakır bir kabın sağlıklı bir şekilde mutfakta kullanılabilmesi için yapılan kaplama işlemidir. • Bakır ürün yüzeyindeki yağlı dokunun ve zararlı bakterilerin temizlenmesi için kostik (Sodyum Hidroksit NaOH) sıvısında 6-8 saat bekletilir. • Özel ince dere kumu ile bakır yüzey iç ve dış ovularak temizlenir. • Çinko ile kesilmiş tuzruhu ile bakır yüzey sıvanır. bu ürünü tezgah aşamasına hazırlamadan önceki son işlemdir. • Isıtılmış bakır *Darphane basımı yüksek muhteviyatlı kalay ile sıvanır ve kaplama gerçekleştirilmiş olur. • Son olarak bakır yüzeyin üzerindeki kırmızı tav rengi yağlı pamuk ile dikkatle temizlenerek kullanıma hazır hale getirilir.
-KULLANIM DETAYLARI- - Kalaylanmış bakır sabunlu sıcak suyla temizlenmelidir. - İlk kullanımda süt ihtiva eden ürünlerle kullanılması kaplamanın ömrünü uzatması ve daha sağlıklı kullanılması açısından tavsiye edilir. - İlk kullanımda asit düzeyi yüksek olması nedeniyle sebze ürünlerinin kullanılmamasına dikkat edilmelidir. - Kesinlikle sert yüzeyli fırça veya bulaşık telleriyle ovularak temizlenmemesi gerekmektedir. - Kalay rengi bakıra dönmeye başladığında kalay ömrünü tüketmiştir ve tekrar kalaylanması gerekmektedir. *Sokaklarda kalay kaplama adı altında yapılan kurşun muhteviyatı yüksek daha çok lehim materyaline yakın maddelerle yapılan ve darphane üretimi olmayan sözde kalay materyali insan sağlığı açısından son derece zararlıdır!

KAPI TOKMAKLARI


Dış kapı kanatları üzerindeki döğme demir kapı tokmakları, işlevsel elemanlarının yanı sıra, zengin motif çeşitleri ile de dikkat çeker. Erkeklerin ve kadınların ayrı ayrı kullanımına ayrılmış, kalın ve ince sesler çıkaran tokmaklar, gelenekler doğrultusunda bezenmiş "Ayna" ların üzerinde yer alır. Kapı tokmaklarında iki tür ses verme elemanı vardır: Birincisi yabancı erkek misafirler için olanıdır ki, bu üstte bulunan kalın sesli kapı tokmağıdır, ikincisini ev halkı ve kadın misafirler kullanır. Bu tokmak altta bulunur ve ince ses verir. Böylece ev halkı hazırlıksız yakalanmamış olur; kapı tokmağının çıkardığı sese göre misafir karşılanır.Günümüzde ZİLE'de bir demirci ustası tarafından üretilen kapı tokmakları, süs eşyası ve hediyelik eşya olarak da kullanılır.>

ZİLE tarihinin oluşumunda ve niteliğinde yer unsurunun önemi büyüktür. Bölgenin ilk uygarlıklarının doğduğu, DOĞU ve BATI arasında bulunuşu güneyden ve Akdeniz´den doğuya, kuzeye ve batıya giden yolların kavşağında oluşu, uygarlık tarihine ve bugüne yön vermiştir. Bu nedenle ZİLE, tarih öncesi çağlardan beri insan topluluklarına yerleşme sahası ve uğrak yeri olmuştur. Tarihi İpek yolunun da bölgeden geçiyor olması ZİLE´in önemini ve canlılığını devamlı olarak korumasını sağlamıştır.

yorgancılık

Bu el yapımı, geleneksel yorganların, sanatsal yanı bir yana, en önemli özelliği ise sağlıklı olmalarıdır. Yorganlarda hiçbir zaman elyaf kullanılmıyor. İçlerinde yalnızca yün ve pamuk yer alıyor. Çoğunlukla da pamuk... Bu pamuğun en iyisi "Maydos" pamuğu diye adlandırılıyor ve kullanılıyor. Çanakkale ilinin Maydos ilçesinde yetişen bu pamuk cinsi, yorganın kabarık durması ve motiflerinin göz önüne çıkması için ideal sayılıyor. Yorgan hazırlanırken, ilk işlem olarak, yalnızca çırçır makinesinde çekirdeği ayrılmış olan ham pamuk, yorgancıda "hallaç yayı" denilen geleneksel bir yay ile kabartılıyor, işleniyor. Sonra da, kumaşı ipek yada keten olan yorganın içine dolduruluyor. Yorganın açık olan ağzı dikilerek kapatılıyor. Bu içi pamuklu, işlenmiş yorgan, yorgan sanatkarı için bir ressamın tuvalinden farksızdır artık. Şimdi yorgan sanatçısının, uzun zamandır düşlediği, belki bir yerlerden, belki de eski ustalardan esinlendiği, çoğu zaman rüyalarını süslemiş desenlerini ve motiflerini, eskiz kağıtlarından yorganın üzerine dökmesinin zamanı gelmiştir. İşlenmemiş yorgan, "taksimat" denilen bir işlemle, motifin özelliğine göre kare, dikdörtgen ya da baklava biçiminde eşit dilimlere ayrılır, tebeşirle çizilir. Sonra da motif yorganın üzerine geçirilir. Şimdi günlerce sürecek bir çalışmanın ve emeğin uygulamasına başlanacaktır. Hepsi eşit aralıklarla, durmasızın vurulan iğne darbeleri... 1cm. de 3-4 iğne ve tüm yorgan için milyonlarca fiske... Günden güne şekillenen, yaşamaya başlayan motif demektir bu. Eğer daha özel bir yorgansa, elde yapılmış oyaların kumaşın üzerine adapte edilmesi ile de sürer bu çalışma. Yorgan bittiğinde ise 1 hafta ile 10 gün arasında bir zamanın nasıl geçip gittiğini fark etmemiştir bile yorgan sanatkarı. Bir yorgan sanatçısı yaşadığı duyguları şöyle ifade ediyor ... "Yorgan bittiğinde vitrine asıp uzun süre bakarım ona. Eğer yorgan bana gülümsüyorsa o zaman içimi bir mutluluk sarar. Ruhuma huzur dolar... Bazen günlerce haftalarca o yorganı seyrederim"... diyor. Ama bazen buna fırsatı kalmıyor. Çünkü yorgan ya ısmarlamadır ya da alıcısı çıkıp geliveriyor birden.Films and Shows: Yeni sahibi ile 40-50 yıllık bir serüven yaşayacak olan yorgan çıkıp gidiyor yorgancının dükkanından. O anı yaşayan yorgancı ustası duygularını şöyle dile getiriyor : "Değerini bilen severek alan bir kişiye gittiyse üzülmem" diyor. Yorgan sanatçılarını yetiştiren bir okul yok... Çırak, kalfa, usta usulüyle yetişiyorlar. Günden güne el yapımı yorganları ile birlikte azalıyorlar. Artık sokak aralarında renk cümbüşü yorganlarla süslü, bakanı düşler alemine taşıyan vitrinler yok. Gözlüğü burnunun ucuna düşmüş, oturmuş yere, almış kırmızı saten yorganı dizlerinin üzerine, elinde iğne huşu içinde yorgan diken yorgancı da yok. Semtleri arşınladığınızda bir yorgancı dükkanına ancak rastlayabiliyorsunuz. Burada da ana meslek yorgancılığın çok az yapıldığını daha çok kumaş konfeksiyon işlerine geçildiğini görüyorsunuz. Bu konuda yorgancılar ortak görüşlerini "Nevresim çıktı mertlik bozuldu" şeklinde dile etirmektedirler. Yorgancılık mesleği ile uğraşan esnafın azalan iş hacmi dolayısı ile dükkan kiralarını bile ödemekte güçlük çektiklerini, kazanç sağlamayan bir meslek haline dönüştüğü için yetiştirecek çırak bulamadıklarını bu nedenle halihazırdaki nesilden sonra bu mesleğin tamamen yok olacağını dile getirmektedirler. Nevresim ve elyaf piyasaya çıktığından beri geleneksel Türk yorgancılığı kan kaybetmektedir. Geleneksel Türk yorganlarında Yün yada pamuk kullanılmaktadır. Son derece sağlıklı olan bu maddeler doğadan elde edilmektedir. Oysa kimyasal bir ürün olan elyafın ne derece sağlıklı olduğu tartışma konusudur. Efsanelerden, minyatürlere; atasözlerinden atasözlerinden türkülere kadar konu olmuş, Türk geleneğinde evliliğin ve mutluluğun sembolü haline gelmiş, motiflerinde yüzyıllardır geleneksel Türk zarafetini ve inceliğini yansıtan el yapımı yorganlar az da olsa hala yaşıyor. İstenildiğinde, hala o ince sanatın güzelliğini ve sıcaklığını hissetmesi mümkün insanların....

ZİLE BEYAZİD-İ BESTAMİ بايزيد بسطامى

Şeyh Hatem Çelebi Türbesi ve Camii
ZİLE BEYAZİD-İ BESTAMİ بايزيد بسطامى 

Sultanul Arifin Beyazıd-i Bistami Hz-بايزيد... 
Halk arasında Beyazıbesten adı ile bilinen ziyaret yeri Zile merkezinde Ali Kadı Mahallesi'nde olup çevre halkı tarafından baş ve göz ağrıları ile çeşitli dilekler için ziyaret edilen yerlerdendir.
Çok eski devirlerde
Zile Anaitis mezhebinin merkezi durumunda olduğundan, bu mezhebin inanışı gereği halk zevk ve eğlenceye fazla düştüğü için Ahmed Yesevî bu yöreye içinde Beyazıt-ı Bestami'nin de bulunduğu dört şeyh gönderir. Beyazıt-ı Bestami Zile'ye geldiğinde hiç öğrencisi ve müridi bulunmamaktadır. Halkı iyi yöne çekebilmek, İslâm kültürünü yayabilmek için hemen işe koyulur.
Pazar yerinden birtakım işçi alarak evine götürür. "Sabah namazını kılalım öyle işe başlarız." der. Namazdan sonra bir zikir çekelim öyle işe başlarız." der. Zikirden sonra "Ben biraz okuyayım öyle başlarız." der. Kur'an-ı Kerim'i okuduktan sonra öğle olur. Yemeklerini yerler. Daha sonra "Namazımızı kılalım öyle işe başlarız." der. Namazdan sonra sabahki gibi zikir ve Kur'an okuma derken akşam olur. "Bugün iş yapamadık, yarın gelin, yevmiyeniz çalışıyor." der. Bir hafta böyle devam eder. Hafta sonunda işiniz bitti diye işçilerin parasını verip göndermek ister. Fakat işçiler parayı kabul etmeyerek kendilerinin mürid olarak kabulünü isteyip ilk müridleri ve ilk öğrencileri olarak kalırlar.
Beyazıt-ı Bestami için anlatılan bir menkıbe de şöyledir:
Beyazıt-ı Bestami devrinde Kör Kadı adı ile bilinen zalim bir kadı vardır. Kadı bir gün sokağa çıkma yasağı çıkarır. Çünkü hanımı ile birlikte kaleye çıkarak şehri izleyecek, muhabbet edecektir. Beyazıt-ı Bestami vakit namazını kılmak için evinin önündeki çeşmede aptest alır. Bu sırada başına dikilen askerler içeri girmesini sokağa çıkmanın yasak olduğunu söylerler. Beyazıt-ı Bestami evinin önü olduğunu, aptest alıp gireceğini söylese de askerler dinlemeyip kafasına bir dipçik vururlar.
Beyazıt-ı Bestami elini kanayan başına sürerek "Kabağın sahibi bilir." der. Bu söz üzerine şiddetli bir rüzgâr eser. Bu rüzgâr kale surlarının üzerinden şehri izleyen Kör Kadı'nın eşini kaleden aşağı atar. Kör Kadı da olduğu yere düşerek bayılır. Rüzgâr kesilip kadı ayılınca karısının olmadığını görür, arattırır, kalenin eteğinde bulurlar. Kör Kadı'nın korkudan dili tutulmuştur, konuşamaz.
Kör kadı biraz sonra kendine gelip "Bugün ne oldu ise söyleyin, söyleyeni ödüllendireceğim" deyince, jandarmalar olanı anlatırlar.
Kör Kadı Beyazıt-ı Bestami'ye giderek halka karşı davranışlarının yanlış olduğunu anladığını, daha adil ve yumuşak olacağını bildirir. Beyazıt-ı Bestami'nin okuduğu bir dua sonucu dili tamamen açılıp eski sıhhatine kavuşur.
Halen Beyazıt-ı Bestami külliyesinde yatan yatırlardan biri Abdurrahman Çelebi'dir. Anlatılan bir menkıbeye göre Abdurrahman Çelebi'nin bir ağabeyi varmış. O da caminin imamı imiş. Abdurrahman Çelebi çok dindarmış. Abdest alırken dahi kendisinden geçermiş. O akşam abdestini alırken, suya bakmış, kendinden geçmiş. Allah tarafından ona suda bazı şeyler gösterilmiş.
Suda Karadeniz'i görmüş. Karadeniz'de bir balıkçı teknesi fırtınaya tutulmuş. Bir o yana, bir bu yana sanki ceviz kabuğu gibi sallanıyormuş. İçindeki balıkçılar ne yapacaklarını bilmeden Allah'tan yardım diliyorlarmış.
Bir dalga çok şiddetli teknenin üzerine geliyormuş. Abdurrahman Çelebi o zaman öyle bir hışımla sanki denizin yanındaymış gibi Allah tarafından öyle bir güç verilmiş ki Karadeniz'e atlamış. O anda balıkçı teknesini doğrultmuş.
O zamanlar üç peşli entari giyiyorlarmış. Abdurrahman Çelebi tekneyi doğrulturken peş olan yerlerinin arasına balıklar girmiş. Yine Tanrı'nın verdiği kuvvetle geri dönmüş.
Akşam namazına yetişmiş. Entarisinin peşini düzeltirken balıklar mescide dökülmeye başlamışlar. Balıklar orta yerde hopur hopur sıçramaya başlayınca kendinden büyük olan imam ağabeyisi seslenmiş.
"Bu balıklar neyin nesi?" demiş. Bunun üzerine Abdurrahman Çelebi: "Karadeniz'de bir balıkçı teknesi batıyordu. Onu düzeltmeye gittim. Balıklar ondan peşime girmişler." demiş.
Bugün sıkıntı ve zorda kalanlar, işleri bozulanlar, çeşitli dert ve üzüntüleri olanlar da Beyazıbesten'e gidip işlerinin düzeltilmesi, sıkıntılarının gitmesi için dilek dilemektedirler.
dilekler için ziyaret edilen yerlerdendir.



BİR MAKALE
Yazmayı sürdürdüğüm bu yazıları belki arkası yarın tefrikalarına benzetenler olabilir. Uzun yazıp vaktinizi almak istemiyorum. Şahidi olduğum bu günlere gelinmede rolü olan olayları kısaca anlatıp, çözüm önerilerinin tartışılmasını istiyorum. Baştan söyleyeyim Kimseyi suçlamak ve yermek gibi bir kastım da yok.
Rahmetli Babam Şükrü Serezli anlatmıştı: Sanıyorum 10-11 yaşlarında idim. O yıl Zile de büyük bir kuraklık yaşanıyordu. Susuzluk hayvanları bile etkilemiş feryatları ile yer gök inliyordu. Halk ne yapacağını şaşırmıştı. Defalarca tekrarlanan yağmur duaları fayda vermemişti. Son bir çare kalmıştı. Beyazıd-ı Bestami hazretlerinin Torunu olan Şeyh Ethem Çelebi nin Camisinde bulunan Peygamber Efendimizin hırka yı şeriflerinin çıkarılmasına karar veridi. Bütün Zile camide toplandı. Ben ön sırada idim. Dualar salat'ı şerifler okundu Herkes göz yaşları içinde idi. Huşu içinde nefeslerini tutmuş bekliyordu. Hırkayı şerif ağır,ağır yerinden çıkarıldı. Özenle açıldı ve sag kolunun ucu takriben bir santim kadar tas içindeki suya batırıldı. O anda bardaktan boşanırcasına yağmur başladı. Yağış sakin, sakin bir hafta kadar sürdü. O yıl güzel, bol mahsüllü bir yıl oldu.
Dünyada bir eşi İstanbul Hırkayı şerif camisinde biri de Zile de Şeyh Ethem Çelebi camiinde bulunan Aziz peygamberimizin mübarek hırkayı şerifleri Cumhuriyetin ilk yıllarında muhafaza edilemeyeceği bahanesi ve Zilelilerin de yeterince sahip çıkmaması yüzünden Ankara ya götürülmüştü.
Babamın anlattığı hikaye beni çok etkilemişti. Mübarek emaneti yıllarca İzleyip aradım. Sonunda buldum. Görüştüğüm ismi bende saklı olan yetkili bana Müzeniz varsa hırkayı şerifi size verebiliriz dedi. Sevinç içinde büyük heyecanla Zile ye geldim. Gelişmeleri dönemin yöneticilerine anlattım. Benim resmi sıfatım yoktu. Bu teşebbüsü sade bir vatandaş olarak yapmıştım. Başka bir şey de yapamazdım. Keşki Kültür sitemizi bitirebilseydik. Şimdi Mübarek eski yuvasında olurdu. Şimdi bizde onun feyz ve bereketinden istifade ederdik. Ne büyük bir mutluk olurdu.
Kültür Sitesinin hala bitirilememesi Zile için talihsizlik oldu. İçinde benim de olduğum bir grup insanın gayreti ile Kültür bakanlığı Turgut Özal Kültür Sitesi nin inşaatına başlamıştı. Çeşitli sebeplerle inşaat yarım kaldı. Kültür Bakanlığı Belediyeye devretti. Sitenin önce adı değişti. Sonra kıyısından köşesinden satılmaya başladı. Bir bölümünün Turizm Otelcilik Yüksek okuluna verilmesi de tuz, biber oldu. Oysaki bu binanın yapılış amacı kültür sitesi idi. Planında modern bir müze konferans salonları vardı. Maalesef 15 - 20 yıldır inşaat bitmiş değil. Şimdi bitse bile bu durumuyla Kültür Bakanlığı müze olarak kabul eder mi bilemiyorum.
Tıpkı yıllar önce olduğu gibi bu günde Allahın bize lütfu olan bu muhteşem emanete sahip çıkamıyoruz. Ankara'dan getiremiyoruz. Sanıyorum önemini anlatamadık. Onun Zile de olduğunu düşünün. Tek başına Zile yi ayağa kaldırır. Ramazan boyunca televizyonlarda görüyorsunuz. İnsanlar sırf görebilmek için ne büyük fedakarlıklar yapıyorlar. Soruyorum size sadece Hırkayı Şerifin Zile ye gelmesi bile bir müze yapılması için kafi sebep değil mi? İnsanlar Kıytırık şeyleri şehirlerine geri getirmek için uğraşırken Biz ne bekliyoruz. Onun değerini anlatmaya gerek var mı?
Maşat Höyük ten, Kaleden çıkan tarihi eserlerimizi Zile ye getirsek Tokat müzesinde Tokat yazmasından başka bir şey kalmaz. Zile nin kültürel varlıkları sağda solda heba oluyor. Tarihi eserlerimize sahip çıkamıyoruz. Acilen buna dur demeliyiz.
Belediye başkanımız Sayın Murat Ayvalıoğlu nun bu konulara ne kadar önem verdiğini biliyorum. Aslında Bu güne kadar görev yapan Belediye başkanları içinde Zile nin Kültürüne, tarihi değerlerine ve turizme önem veren ilk başkan diyebilirim. O bütün bunların bilincinde. Elinden gelen gayreti gösteriyor. Bu bakımdan çok şanslıyız. Bizi her zaman. Destekliyor, cesaretlendiriyor. Yardımlarını esirgemiyor. Toplumsal Diyalog Platformu olarak kendisine çok şey borçluyuz.
Teşekkür ediyoruz.
Şimdilik hoşça kalın- Hulusi SEREZLİ
ZİLE BEYAZİD-İ BESTAMİ بايزيد بسطامى BUYURDU Kİ 
//////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////
Osman Özütemiz
Bey Anlatmıştı....
ZİLE BEYAZİD-İ BESTAMİ بايزيد بسطامى

(Şeyh Hatem Çelebi)
CAMİSİNİN MÜEZZİNİ VE İMAMI SEZAİ AKSOY'A SABAH NAMAZINDA BİR EVLİYA GELMİŞ VE DEMİŞ Kİ: 
<HOCA SENDE BİR KURANI KERİM VAR ONU BANA VER BEN O KURANDAN TALEBELERİME DERS VERECEĞİM
SEZAİ HOCAM (RAHMETLİ) DER Kİ: 
<TAMAM BEN KİTABI BULUYUM GETİRİYİM
DER EVLİYA
<TAMAM YARIN SABAH NAMAZINA GELİRKEN GETİR>
  DER.SEZAİ HOCA O KURANI BULAMAZ.SABAH NAMAZINA ÖYLE GELİR.EVLİYA YİNE CAMİYE GELİR.DERKİ 
<HOCA KİTABI BULAMADIYSAN YİNE DE ARA.KİTABI AÇIP BAKTIĞINDA İLK SAYFASI BU ŞEKİLDEDİR ONA GÖRE ARA>
DER.SEZAİ HOCA SABAH NAMAZINI KILDIRIR YİNE EVLİYA CAMİDEDİR.SEZAİ HOCAM <KİTABI BULAMADIM YİNE
DER.EVLİYA 
<ARAMAYA DEVAM ET>
DER.EVLİYA ÇIKAR GİDER CAMİDEN.EMAKLİ ÖĞRETMEN BEKİR AKSOY'UN DEDESİ OLAN SEZAİ AKSOY HOCAM BU SEFER BU RESİMDE GÖRÜLEN HZ.MUHAMMED'İN (S.A.V.) EFENDİMİZİN 7.Cİ BATINDAN TORUNLARI OLUP. HZ.PEYGAMBERİMİZ'İN GÖZÜ NURU HÜRMETİNE BU MEZARDAKİLERE SEZAİ HOCAM DUALAR OKUR.GÖZYAŞLARI SEL GİBİ AKMAKTADIR.DUA BİTER.GÖZYAŞLARINI SİLER.ETRAFINA BİR BAKAR Kİ BU MESARLARDAN BİRİNİN ÜSTÜNDE BİR ADET KURAN-I KERİM GÖRÜR VE SEVİNÇLE ALIR ÖPER,SONRA İLK SAYFAYI AÇAR BAKAR Kİ EVLİYANIN TAM TARİF ETTİĞİ KİTAP ÇIKAR.ERTESİ SABAH NAMAZINA YİNE EVLİYA GELİR NAMAZ DUALANIR VE SEZAİ HOCAMA 
<GÖZÜN AYDIN KİTABI BULDUN.ONU BANA VER.BU KİTAPTAN BEN KURAN DERSİ SON OLARAK VERECEM>  
DİYEREK KAYIP OLUR.


GERÇEK OLMUŞ BİR OLAY OLUP RAHMETLİ SEZAİ AKSOY DAN KENDİM BİZZAT DİNLEMİŞTİM.SONRA GİDİP TEYBE ÇEKİYİM DEDİM.EŞİ MÜSAADE ETMEDİ.HOCAM VEFAT EDİNCEDE EŞİ BANA ENGEL OLDUĞU İÇİN ÇOK ÜZÜLMÜŞTÜ.DEĞERLİ MÜSLÜMANLAR.GERÇEK OLAN BU OLAYDAN SONRA GERÇEKTEN KURAN KURSLARI BİTMİŞTİR.DÜNYA HIZLA KURAN-I KERİMDEN UZAKLAŞMAKTADIR.SELAMLAR.

ZİLE MUTFAĞI-HAMUR İŞLERİ-YEMEKLERİMİZ-TATLILARIMIZ-SOĞUKLUK'LARIMIZ

Her şeyiyle güzel olan Zile’nin, mutfağının da kendine has bir güzelliği, zarafeti, inceliği ve zenginliği vardır. Mutfak evin hemen hemen en büyük kısmını kaplardı.Özellikle buraya kiler, ambar, mahzen de denilirdi. Evin bir tarafında işkefe (yufka) ekmek yapılmasına yarayan büyükçe bir ocak ve tandır ile şinavat, diğer tarafta kışlık erzakların muhafaza edildiği bir kiler vardır.
Tandırda katmerler, yağlılar, bezeler, çiğlemeli (çökelekli) veya kıymalı ekmekler ile yufkalar yapılır, ocaklarda salçalar, bulgurlar kaynatılır; çamaşır suları ısıtılır, şinavatlarda ise üzümler çiğnenir, ezilir pekmezler, tarhanalar, kömeler, pestiller yapılırdı.

Kiler genellikle iki katlı olmaktaydı. Alt katlarda sıra sıra, büyük büyük küpler bulunur, içlerinde peynirler, yapraklar, düğüler, bulgurlar eşkiler (salça) mercimekler, nohutlar, fasulyeler, yarmalar velhasıl bütün kış ayında lâzım olacak baklagiller bulunurdu. Üst bölmelerde ise, çengellere asılmış sergenlik üzümler, kömeler, tarhanalar, temiz torbalar içine konulmuş kurutulmuş sebzeler ile erişteler, kuskus, kesme makarnalar, cevizler sıra sıra asılır, dizilirdi.
Yine alt bölümlerde küpler içerisinde çeşit çeşit pekmezler (beyaz pekmez, duru pekmez, ayvalı pekmez, kuşburnulu pekmez), sirkeler bilumum turşular (kavun, karpuz, kelek, zavzu, armut, üzüm, patlıcan, fasulye, kelem, biber, döngel, vs.) bulunurdu. Çuvallarla unlar, tuzlar ocağa yakın yerlere konulurdu.
Mutfağın diğer bir kısmında sıra sıra raflar bulunur, üzerleri el işi işlemelerle süslü temiz bezlerle örtülürdü. Bu rafların en üstlerine büyük sahanlar, cin tavaları, ilengerler, çorba tasları, pilav tepsileri, cezveler konur, orta kısımda kapaklı tencereler yer alırdı. Alt kısımda ise abdest almak için kullanılan ibrikler, leğenler ile, güğümler, çamaşır kazanları salça pekmez leğenleri bulunurdu.Bir başka bölümde ise, satır, oklava, ekmek tahtası, tekne, sofra tahtası, ilistir (süzgeç), kepçe, zelve, dibek, havan ile diğer âlet ve edavatlar bulunurdu, eski Zile evlerinde ve mutfağında.
Heyhat !… Bu tatlı manzara yavaş yavaş yeni nesillerden uzaklaşıyor, eskileri hâtıralara gömüyor.
ZİLE NİN YÖRESEL YEMEKLERİ VE YİYECEKLERİVE SOĞUKLUKLARI
İlçemizin yemek kültürü de oldukça zengin ve iştah açıcıdır., etli dolma, bakla dolması, keşkek, yayla çorbası ,Toyga çorbası,ıspanaklı börek, işkembe paça çorbası, cevizli kete, Haşhaşlı kete,Yağlı kete,bezli sucuk, bat gibi yemeklerin yanında zile türküleri tüm ülkemizde zevkle dinlenen türkülerimizdir. Bu türkülerimizde aşkı, hüznü, kederi, neşeyi, felaketi, hoşgörüyü kısacası halkın tüm yaşam şeklini bulmamız mümkündür. "Sabahın seherinde ötüyor bülbül, Hey on beşli on beşli , burçak tarlası,madımak, Tokat yaylası " gibi türkülerimiz ülkemiz folklorunda önemli bir yer tutmaktadır


İlçemiz ve köylerinde undan yapılan helle çorbası, erişte, makarna, baharda çevreden toplanan ve şifaniyetiyle yenilen kaba pancar ve madımak yemekleri en çok bilinen yöresel yemeklerdir. Ayrıca bazı köylerde de çerkez pastası, hıngel, çılbır, kuskus ve haşıl yemekleri meşhurdur. Sonbaharda yabani kuşburnu meyvesinden yapılan ve tıbben sağlık için birçok yararları olduğu bilinen kuşburnu reçeli, kansızlığa iyi gelen duru pekmez, çökelekli, ev ziyaretlerinde, piknik de ve kadın hamamlarında mutlaka yapılıp yenilen Zile Bat'ı ilçe halkı ile özdeşleşmiştir.


BAĞ BOZUMU: 
İlçemiz ve çevresinde üzüm bağları çoktur. Bağ bozumuna hayli emek ve zaman isteyen bir iştir. Bağ bozumu için komşular, yakın akrabalar çağrılır. Sabah hep birlikte bağa gidilir.bağda yemek için özellikle eskiler kasaplardan ciğer alırlar kıydırırlar evde pişirirler bağda üzümün yanında nefis olur. Herkes eline bir sepet alarak üzümleri toplamaya başlar. Toplanan üzümler şırahaneye (Şinavat'a) doldurulur. Şinavatta üzümü çiğneyip sıkmak için kullanılan küçük üzümü sıkmaya yarayan mengeneli bir havuzdur. Bu havuzlar ya bağlarda, ya da evlerde olur.
Şinavata doldurulan bu üzümleri birisi ayaklarına çizmeler giyerek çiğner.sonra şinavatın mengenesinde cıbra sıkılır. Çıkan şıralar bir kapta toplanarak bağ leğenine doldurulur ve ateşe konur. Şıranın kaynatılırken eşkiliğini alması ve durulamanın iyi olması için içine pekmez toprağı denen ve her yerde bulunmayan toprak konur. sonra kıl torbalarda süzülür. Süzülen şıralar tekrar kaynatılır ve pekmez yapılır. Kaynayan pekmez içerisine elma, ayva gibi meyveler atılır. Bunlar pekmezle birlikte hem pişer, hem de pekmezi içine alır. Bir tarafta pekmez kaynatılırken, diğer taraftanda oyunlar oynanır. Eğlenceler düzenleyip eğlenirler. Birlikte yemek yerler.
Yenilen yemekler çoğunlukla hamur işleri, ya da bol et ile pişirilen bulgur pilavıdır. Yapılan pekmez çok olursa, birazı ile köme yapılır. köme yaparken de ipe dizilmiş çeyiz içi hasuda denilen bulamaca batırılarak ceviz sucuğu yapılır. Ayrıca üzümü taze saklamak için de hevenkler yapılır, serin yerlere asılarak kışın yenir. Kışın gelen misafirlere çıkarılan yiyeceklerin başında taze üzüm, köme ve üzüm turşusu gelir. Yapılan pekmezin bir kısmı da ekşi pekmez olur. bunun için üzümün şırasına pekmez toprağı konulmaz ve bu şekilde imal edilir pekmezide hafif mayahoş olur sulandırılarak serbeti içilir bilhassa düğü pılavının veya bulgur pılavının yanında çok nefis içeçektir.


.
YEMEKLERİMİZ    (Geniş Bilgi İçin tıklayın)
  1. Zile Batı
  2. Zile Usulü Keşkek
  3. Zile Usulü Bakla Dolması ve Sarma
  4. Baldırcan Tavası
  5. Etli Yaprak Sarması
  6. Zile Usulü Mercimekli Pilâv
  7. Düğü Pilâvı
  8. Zile Usulü Mimbar Dolması (Mumbar)
  9. Zile Usulü Gatıklı Aş
  10. Haşıl
  11. Çılbır
  12. Ayvalı Yahni
  13. Patlıcanlı Pehli
  14. Turşulu
  15. Madımak
  16. Tokat Kebabı 
  17. Sulu Köfte
  18. Zile Usulü Bulgur Pilavı
ÇORBALARIMIZ   (Geniş Bilgi İçin tıklayın)
  1. Zile Usulü Toyga Çorbası
  2. Zile Usulü Tarhana Çorbası
  3. Düğü Çorbası
  4. Helle Çorbası
  5. Tutmaç Çorbası

  6. Zile Usulü Çorba
  7. Zile Usulü Mercimek Çorbası
  8. Zile Usulü Madımak-Pancar Çorbası
TURŞULARIMIZ   (Geniş Bilgi İçin tıklayın)
  1. Üzüm Turşusu
  2. Lâhana (Kelem) Turşusu
  3. Kelek Turşusu
TATLI VE HAMUR İŞLERİMİZ  (Geniş Bilgi İçin tıklayın)
  1. Zile Pekmezi
  2. Kuşburnu Pekmezi
  3. Zile Kömesi (Cevizli Sucuk)
  4. Tatlı Tarhana
  5. Ramazan Çöreği
  6. Kete
  7. Cevizli, Haşhaşlı Çörek (Poğaça)
  8. Un Helvası
  9. Zile Usulü İşgefe (Yufga)
  10. Zile Usulü Küllemesi
  11. Bişi
  12. Gatmer
  13. Hasuda
  14. Uğut
  15. Guguk (Öküz) Halvası
  16. Kadayıf Tatlısı
  17. Pestil
  18. Pestil Kavurması
  19. Kalbura bastı
  20. Dolanger Tatlısı
  21. Zile Usulü Güllaç
  22. Çir (Komposto)
  23. Zile Usulü Erişte
  24. Zile Usulü Su Böreği

ZİLEDE EĞİTİM ÖĞRETİM

EĞİTİM DURUMU
Eğitim ve kültür seviyesi, oldukça iyi durumda olan ilçe merkezinde %100'e yaklaşan okur-yazar oranı köylerde %90'ın üzerindedir. Buna neden olarak da, Zile'de eğitim-öğretimin Danişmentlilere kadar uzanması ve Danişmentlilerden bu yana yörenin önemli bir kültür merkezi durumunda olması ile ilgili olduğu sanılmaktadır.
1871 tarihli Sivas Salnamesine (Yıllığına) göre Zile'delO müderris, 88 medrese öğrencisi, 12 okul ve 267 öğrencinin olduğundan bahsedilmektedir. 1898 tarihli Maarif Salnamesine göre Zile'de 40 öğrencinin öğrenim gördüğü bir rüşdiye mektebi bulunduğu anlaşılmaktadır. 1903 tarihli Maarif Salnamesine göre de;
Zinciriye Medresesi 29 öğrenci Karaköle Medresesi 8 öğrenci
Kislik Medresesi 55 öğrenci Yazılmış Medresesi 99 öğrenci
Nakkaş Medresesi 15 öğrenci Kavak Medresesi 32 öğrenci
Aranbot Medresesi 20 öğrenci Ececiöyük Medresesi 31 öğrenci
Cam-i Kebir Medresesi 68 öğrenci Eryaç Medresesi 13 öğrenci
Yukarıda mevcut 10 medrese de 370 öğrenci öğrenim görmüştür.

   Cumhuriyetin ilk yıllarında ve bilhassa son yıllarda ilçede eğitim-öğretim alanında önemli yatırımlar yapılmıştır. 1992-1993 öğretim yılında 7 tanesi ilçe merkezinde olmak üzere 126 ilkokkulda toplam 10.417 öğrenci 227 öğretmen, 2 tanesi ilçe merkezinde olmak üzere toplam 4 ilköğretim okulunda 1364 öğrenci ve 67 öğretmen, 2 tanesi ilçe merkezinde, 3'ü kasabalarda toplam 5 ortaokulda 2374 öğrenci 73 öğretmen, 6 lise ve Sağlık Meslek Lisesinde 3538 öğrenci ve 167 öğretmen, iki Yıllık Meslek Yüksek Okulunda 218 öğrenci, 2 yrd. doçent, 4 öğretim görevlisi, 2 uzman bulunmaktadır. Yüksek okula Tokat'dan geliş gidiş yapan öğretim elemanları da vardır.
ilçemizde bulunan ilkokul ve ilköğretim okullarının dışında 2 ortaokul, 1 lise, 1 Kız Meslek Lisesi, 1 Teknik Lise ve Endüstri Meslek Lisesi, 1 Ticaret Meslek Lisesi, 1 İmam Hatip Lisesi kendi binalarında, Tokat Gazi Osman Paşa Üniversitesine bağlı iki yıllık Meslek Yüksek Okulu, Zile Anadolu Lisesi ve Sağlık Meslek Lisesi ise halen geçici binalarda eğitim-öğretim hizmetlerini sürdürmektedir.

Zile dinçerler Lisesi
  
ÇIRAKLIK EĞİTİMİ MERKEZİ  
HALK EĞİTİMİ MERKEZİ
    
Alparslan İlköğretim Okulu
Atatürk İlköğretim Okulu
Cumhuriyet İlköğretim Okulu
Fevzi Çakmak İlköğretim Okulu
Hüseyin Gazi İlköğretim Okulu
İstiklal Özen İlköğretim Okulu
Mehmet Akif İlköğretim Okulu
Melik Gazi İlköğretim Okulu
Necmimuammer İlköğretim Okulu
Prf.Tansu Çiller İlköğretim Okulu
Sakarya İlköğretim Okulu
Şehit Ümit Günel İlköğretim Okulu
Y. Selim Naci Giray İlköğretim Okulu
    
  
Dinçerler 75. Yıl Anadolu Lisesi
Anadolu Öğretmen Lisesi
Anadolu K.M.L. ve K.M.L.
Teknik Lise ve End. Mes. Lisesi
Ticaret Meslek Lisesi
İmam Hatip Lisesi

Zile Turizm İşletmeciliği ve Otelcilik Yüksekokulu
TARİHÇE
Yüksekokulumuz resmi olarak 1997 yılında kurulmuş olup, ilk öğrencilerini 1998 yılında kabul etmiş ve 2002 yılında ilk mezunlarını vermiştir. Gaziosmanpaşa Üniversitesi Rektörlüğüne bağlı olan Zile Turizm İşletmeciliği ve Otelcilik Yüksekokulu’nun adı 28/3/1983 tarihli 2809 sayılı Kanunun ek 30 uncu maddesine göre, 13/4/2006 tarihinde Bakanlar Kurulu’nca "Zile Dinçerler Turizm İşletmeciliği ve Otelcilik Yüksekokulu" olarak değiştirilmiştir. Yüksekokulumuza adı verilen DİNÇERLER ailesi “Eğitime %100 Destek Programı” kapsamında 4.700.000YTL bağışta bulunmuştur. Yapılan bağışla inşası bitmek üzere olan Zile Dinçerler Turizm İşletmeciliği ve Otelcilik Yüksekokulu bünyesinde idari bina, eğitim binası ve uygulama oteli yapılmaktadır. Yapılan eğitim tesislerinde 1 adet bilgisayar laboratuarı, 1 adet yabancı dil laboratuarı, 1 adet turizm uygulama laboratuarı, 9 adet derslik, 1 adet kütüphane, 150 kişilik toplantı salonu bulunmaktadır. Uygulama oteli bünyesinde ise 20 oda, 1 adet çok amaçlı restoran, mutfak, yarı olimpik havuz ve diğer sosyal tesisler bulunmaktadır.

MURAT KOCAMAN KÜTÜPHANESİ
Murat Kocaman Kütüphanesi 2004 yılında Kocaman Market tarafından Oluşturulup Gaziosmanpaşa Üniversitesine hediye edilmiş bir ihtisas kütüphanesidir.
Aynı yıl Dönemin Tokat Valisi Sayın; Ayhan Nasuhbeyoğlu, GOP Rektörü Sayın; Prof. Dr. Zehra Seyfikli ve diğer katılımcıların bulunduğu bir törenle açılarak öğrencilerimizin hizmetine girmiştir.
Kütüphanemizde 4230 Kitap bulunmaktadır. Kitaplarımız İşletme, İktisat, Turizm ve Yabancı dil ağırlıklı bilimsel nitelikte ders kitaplarıdır. Bunun yanında referans kitapları, Ansiklopediler, Zile Ve Tokat’a ait yazılmış kitaplar da yer almaktadır. Süreli yayınlar, dergiler ve günlük gazete kütüphanemizin canlı bir kütüphane olduğunun göstergesidir. Ayrıca kütüphanemizde bulunan 3 adet internet bağlantılı bilgisayarda öğrencilerimizin hizmetine sunulmuş olup dünyaya açık bir e-kütüphanedir.
Vizyonumuz “Kütüphanemizin kitap müzesi değil, tüm bilgilerin sayısallaştırıldığı bilgi yönetim merkezi olmasıdır” Bu Vizyonumuza ulaşmak için otomasyon sistemi ile kütüphanemizde kitap giriş ve çıkışını yapmakta diğer kütüphaneler ile on-line bağlantılar kurarak öğrencilerimizin bilgi ihtiyacını en iyi şekilde karşılamayı amaçlamaktayız.

ZİLEYE BAĞLI KASABALAR VE KÖYLER

Evrenköy Kasabası


İlçenin güneyinde yer alan Evrenköy Kasabası, Üçkaya, Çiçekpı-narı, Üyük, Karakuzu köyleri ve Yıldıztepe Kasabasıyla komşudur. İlçeye 24 km. uzaklıkta olan kasabanın yolu asfalt olup, çevre köylere bağlantılı yollan stabilizedir. Ulaşım belediye otobüsü ve taksilerle sağlanmaktadır. Demiryolu kasabanın 5 km. uzağından geçmektedir.
Geniş otlakları ve yaylaları bulunan Evrenköy'ün güneyinde ormanlarla kaplı deveci dağı, kuzeyinde ise üzüm bağları bulunan ova ve Boztepe Göleti vardır. Saray yaylası, kuşdemir yaylası, çat yaylası, fındık alan yaylası ile mevsimlik yayalacılarm çıktığı Mal-tepenin Böğrü, İnceboyun, Kurban-pınarı denilen yerler önemli yaylalarm-dandır. Tahribata uğrayan ormanlık alanlar köyün kasaba olmasından sonra koruma altına alınmıştır. Yerleşim yeri değişmeyen ve ne zaman kurulduğu bilinmeyen kasabanın Kızılcinli Oğulları tarafından kurulduğu, Altıntaşlar, Bozaliler, şimdiki Şahinler, Baba Sokmazlar (soyadları), Karamehmet Oğullan (Özkaralar),nm ilk yerleşen ailelerden olduğu söylenmektedir.
Çok eski yerleşim yerlerinden olan Evrenköy 1976 yılına kadar muhtarlık olarak kalmış, bu tarihten sonra belediyelik olarak idari yönden değişikliğe uğramıştır. Köye gelen özel ve resmi yazılarda "Kızılcin" olan köyün adının zaman zaman yanlışlıkla "Kızılçin" olarak yazılması nedeniyle kasabanın adının değiştirilmesine karar verilmiş ve 12 Eylül 1980 Harekatını gerçekleştiren, 7. Cumhurbaşkanımız seçilen Sayın Kenan EVREN'in soyadından esinlenerek Belediye encümeninin 27. 10. 1981 tarih ve 315 sayılı kararları ile kasabanın "Kızılcin" olan ismi "Evrenköy Kasabası" olarak değiştirilmiştir. Kasabada Yeşilyurt ve Alparslan adında iki mahalle bulunmaktadır.
1990 nüfus sayımına göre kasabanın mevcut 250 hanesinde2860 kişi yaşamaktadır.
Geliri tarım ve hayvancılığa dayanan kasabanın arazisinde arpa, buğday, fiğ, mercimek, nohut, şeker pancarı ve ayçiçeği yetiştirilmektedir. Kasabada 70 traktör mevcuttur. Boztepe Göletinden faydalanamayan kasaba halkı, arazisinin büyük bir bölümü Deveci Dağından gelen kaynak suyu ve Ayhatun denilen yerden çıkan kaynak suları ile sulanmaktadırlar.
Kasabanın güneyi dağ ve ormanlık olduğu için mera hayvancılığı yapılmaktadır. 2500 büyükbaş, 5000 küçükbaş hayvan bulunan kasabada yaylacılığın yanında besi hayvancılığı yapanlara da rastlanılmaktadır. Mera hayvancılığının yaygın olması saf ırkın korunmasını ve gelişmesini engellemiştir. Buna rağmen hayvancılık çevrede önemli bir potansiyele sahiptir. Kasabanın ekilebilir arazisinin nüfusa göre az olması ve geçmişte kan davasının yaygın olması köyden kentlere göçe neden olmuştur.
Eğitim-öğretime 1930 yılında başlanan kasabaya 1963 yılında 7 derslikli bir ilkokul yapılmıştır. Lojmanı bulunmayan ilkokulda halen 339 öğrenci, devlet-vatandaş işbirliği ile yapılan ortaokulda 65 öğrenci mevcuttur. 1980'den sonra açılan kurslar neticesinde okuma-yazma oranı % 90 olmuştur. Halkın okumaya ilgisi fazla olmadığı için ilkokuldan sonra tahsile devam edenlerin sayısı çok azdır.
Geçmiş yıllarda kasabada Halk Eğitim Merkezi Müdürlüğü tarafından biçki-dikiş kursları açılmıştır.
İki camii, elektriği, PTT şubesi, ilkokulu, ortaokulu, 1975 yılında Devlet tarafından yaptırılan Sağlıkocağı, Ziraat Teknisyenliği, TEK Şubesi kütüphanesi bulunan kasabada kanalizasyon mevcut olup, içme suyu şebeke sistemlidir. Hastalık halinde tıbbi yöntemlere başvuran kasaba halkı gerekli hallerde sağlık sorunlarını ilçede çözümlemektedirler. Sağlıkevi 1992 yılında sağlık ocağına dönüştürülmüştür.
Kargir evlerin çoğunlukta olduğu kasabada son yıllarda betonarme evler yapılmaya başlanmıştır. Bu evlerde banyo, tuvalet, mutfak mevcuttur.
Akraba evliliği yaygın olan köyde fazla kadınla evlilik yoktur. Kasabada uzun yıllardan beri süregelen ve halen devam eden çok sayıda kişinin hayatını kaybettiği kan davası bugün de devam etmektedir.
Kasabada halk arasında anlatılan birçok efsane vardır.Bunlardan en ilginci şöyledir. Hacıkaya denilen mevkii ile ilgili efsaneye göre, Deveci Dağları eteklerinde sürüsü bulunan bir ağa Hacca gider. Kaya isminde bir de çobanı vardır. Kabe'de ağanın canı helva ve yoğurt ister. Ağanın bu isteği çobana malum olur. Çoban ağanın hanımına "Ağamın canı helva ve yoğurt istemekte, yap da götüreyim" der. Ağanın hanımı galiba çobanın canı helva istedi diye helvayı yapar. Çoban yapılanları ağaya götürür ve ağa bunları yer. Ağa çobanın ermiş olduğunu anlar. Hac dönüşü ağaya hoş geldin diyenlere ağa, "Ben hacı değilim. Asıl hacı Kaya'dır," der. Ermişliğini gizlemek isteyen çoban ileride bulunan kayalıklara doğru koşmaya başlar. Ağa peşinden koşar vatandaşlar da arkalarına düşerler. Çoban kayalığa ulaşır ulaşmaz ortadan kaybolur. Bir daha gören olmaz. Kayalığın ismi de bu olaydan sonra Hacıkayası olarak kalır.
Kasabanın, önceleri su ihtiyacının karşılayan çeşme ile ilgili bir efsane de şöyledir; Çeşme çok az aktığından kadınlar sürekli sıra beklemektedirler. Birgün güzel bir gelin suya gelir, işi çok aceledir. Çevresinde kimsecikler yoktur. Çeşmeye yalvarmaya başlar" Aman çeşme canım çeşme biraz fazla ak da testimi çabuk doldurayım işim acele..." çeşmeden "Bir öpücük verirsen çabuk akarım" diye bir ses gelir. Bunun üzerine gelin yanağını çeşmeye uzatarak "Al öpücüğünü der" ve suyu doldurur gider. Eve gittiğinde bu olayı arkadaşlarına anlatır. Bundan sonra çeşmenin adı Öpücükpınarı olarak kalır.
Kasabada Kara Cemile mağrası denilen yerde birçok sarkıt ve dikitler bulunduğu, mağaranın uzunluğunun da 150 m. olduğu sanılmaktadır.
Spor, genellikle okullardaki sportif faaliyetler şeklinde görülür. Evrenköy Kasabası ilkokulu 1985 yılında kros dalında ilçe ve il birincisi olurken, Sinop'da yapılan müsabakalarda bölgede 3. olmuştur.

GÜZELBEYLİ KASABASI


İlçenin güney doğusunda yer alan Güzelbeyli Kasabası, Temecik, Kuruçay, Gölcük ve Alibağı köyleri ile komşu iken, Temecik Köyünün bağlanması ile kasabanın sınırları genişlemiştir. Önceki adı Silis olan kasabanın belediye kurulduktan sonraki adı Güzelbeyli olarak değiştirilmiştir. Bu adı konumunun elverişliliği ve çevrenin güzelliğinden almıştır. Kasabanın kuruluş tarihi bilinmemekle birlikte, Ermeni ahalinin yaşadığı bu kasabaya ilk yerleşenlerin Arapoğulları ailesi olduğu, bunları takiben Kesenler, Çullular, Müdürler ve Güneşler aileleri olduğu söylenmektedir. Yerleşim yeri hiç değişmeyen, herhangi bir felaket geçirmeyen kasaba, idari yönden 1976 yılında değişikliğe uğramış köy iken kasaba olmuştur. Kasabada kültürel açıdan herhangi bir araştırma yapılmamıştır.
Derin ve geniş bir vadiden geçen Zile-Artova asfaltı üstünde ovalık bir yerde kurulan Güzelbeyli Kasabasının ilçeye uzaklığı 33 km. dir. Ulaşım belediye otobüsleri ve diğer araçlarla sağlanmaktadır. Kış şartları hariç çevre köyler ile ulaşım sorunu bulunmamaktadır. Sivas-Samsun demir yolu kasabanın içinden geçmekte olup, tren istasyonu kasabanın merkezindedir. Kazancı ve Büyük Yayla adında iki yaylası bulunan ve 825 rakımlı olan kasaba karasal iklime sahip olup,tarım arazilerinden yükseklere doğru çıkıldıkça tepelerin yabani fındık ağaçları, uzun boylu gürgen ve meşe ağaçları ile kaplı oldukları görülür. Son yıllarda Belediyenin aldığı kararla keçi beslenmesinin yasaklanması ve elverişli alanların ceviz fidanları ile zenginleştirilmesi çalışmaları çevrede yeşil alanların dikkati çekecek şekilde artmasına neden olmuştur. Verimli Silisözü ovası, Kabapelit, Destemelik, Hocabeden gibi yüksek tepelerle çevrilidir.
1990 nüfus sayımına göre 437 haneden ibaret olan kasabada 4292 kişi yaşamaktadır. Geliri tarım ve hayvancılığa dayanan kasabanın 7500 dekarı kıraç 4000 dekarı sulak arazisinde buğday, arpa, nohut, ay çiçeği, mercimek, sulanabilir yerlerde, pancar yetiştirilmektedir. Kasabada 125'in üzerinde traktör, iki biçerdöver mevcuttur. Hayvancılık genellikle yaylacılık şeklinde olup, ihtiyacı karşılamak için yapılmaktadır. 3500 adet büyükbaş, 2500 adet küçükbaş hayvan bulunan kasabada arıcılıkla uğraşan ailelere de rastlanılmaktadır.
Kasabada ekilebilir arazinin nüfusa oranla yetersiz olması nedeniyle çalışmak üzere mevsimlik dışarıya gidenlerin yanısıra, yerleşmek üzere gidenlere de rastlanılmaktadır.
Eğitim-öğretim faaliyeti oldukça eski olan kasabada Devlet-Vatandaş işbirliği ile yapılan ve 1991 yılında hizmete giren ilköğretim Okulunun 1. kademesinde 121 öğrenci, 2. kademesinde 68 öğrenci, Temecik mahallesinde 1961 yılında yapılan 2 derslikli okulda27 öğrenci okumaktadır. Eğitim-öğretime karşı ilginin fazla olduğu kasabada okuma-yazma oranı %90'dır.
İki kahvehanesi bulunan kasabada halkın ve gençlerin boş zamanlarını değerlendirebilmeleri, okuma alışkanlığı kazanmaları düşünülerek Belediye Başkanı Ali Rıza ALTIPARMAK'ın girişimleri sonucu ilçe Halk Kütüphanesine bağlı olarak hizmet verecek olan bir Şube Kütüphanesi açılmıştır. Yeterli ilgi olmamakla beraber Halk Eğitim kursları zaman zaman açılmaktadır. 200'-ün üzerinde renkli televizyon ve hemen hemen her evde radyo ve teyp bulunmaktadır.
300 aboneli PTT-si, elektriği, sağlık ocağı, Tarım Kredi Kooperatifi, 2 camii, kanalizasyonu,-şebeke sistemli suyunun yanında pınarları da bulunan Güzelbeyli Kasabasında alt yapı ve imar faaliyetlerinde önemli gelişmeler gözlenmektedir.
1969 yılında hizmete giren sağlık ocağı devlet-vatandaş işbirliği ile yapılmış olup, genelde tam kadro ile çalışmalarını sürdürmektedir.
Üfürükçülüğe inanılmayan, hastalık halinde tıbbi yöntemlere başvurulan kasabada her yıl Haziran ayında ev halkı tesbit fişi doldurulup istatistik! bilgiler elde edilmekte ve nüfus planlamasına uyulmaktadır.
Kasabada Mahmut Dede, Melik Gazi (Deste Melik) Kaba Pelit, Hoca Beden, Deveci gibi ziyaret yerleri vardır. Bunlardan Mahmut Dede ziyaret edilirse çocukların toprak yemekten vazgeçeceğine, Kaba Pelit ziyaret edilirse yürümeyen çocukların yürüyeceğine, Hoca Beden ziyaret edilirse yağmur yağacağına ve çocukların zihinlerinin açılacağına inanılır.
Ev yapılırken kan akıtılması, sağlam olsun diye nal ve demir çakılması, nazardan korunması için üzerlik asılmasının uğuruna inanılırken, baykuşun ötmesi uğursuz sayılır. Çoban ve bekçinin medet umduğu inanışlar ve uğursuz sayılan günler yoktur. Köyler arası anlaşmazlık, kan davası, kız kaçırma olayları görülmeyen kasabada az da olsa birden fazla kadınla evliliğe rastlanılmakta olup, akraba evliliği yaygındır.
Akrabalar arası ilişkiler kuvvetli olan kasabada kıza, usulüne göre görücü gitme, isteme, kına yakma; kız almaya gidildiğinde de kız evi tarafından elden geldiğince eziyet etme, damadın birgün önceden davul eşliğinde banyo ettirilmesi eve gelince törelenmesi (para takılıp hediyeler verilmesi), düğünde halay çekme, semah gösterileri, yastık kaçırma adetleri halen devam etmekte olup, eskiden yapılan güreşler bugün yapılmamaktadır.Davul zurna eşliğinde Bicoy, Gürdeni Budaklama isimli oyunlar oynanır.
Kasabada Bakraca "helki", madeni kenarı tırtıllı bakır tabağa "kirpikli" gibi adlar söylenir. El sanatları ile uğraşanlar yoktur. Kaynakçılık, duvar ustalığı, bakkallık, çobanlık tarım ve hayvancılığın yanında geçim kaynaklarındandiı. Kasabada İstiklal Savaşı, Kore ve Kıbrıs Gazisi bulunmaktadır.
Zaman zaman futbol ve voleybol etkinlikleri bununan kasabada bir futbol sahası, okulun basketbol ve voleybol sahaları vardır.
Kasabanın güney batısında ilaçlı tarla sularından uzak, tamamen deveci dağının kar ve yağmur suları ile beslenecek olan bir göletin yapımı sürmekte olup, balık üretim amaçlı olan bu göletin Belpınarı Barajı çevresinin ve yaylanın mesire yeri olarak değerlendirilebileceği söylenmektedir.

YALINYAZI KASABASI
İlçenin güney batısında bulunan Yalınyazı Kasabası, Alıçözü, Küçüközlü, Karşıyaka, Kızılca, Çiftlik ve. Boldacı köyleri ile komşudur. İlçeye 29 km. uzaklıkta bulunan ve yolu asfalt olan kasabanın ulaşım sorunu yoktur. Çevre ile ulaşım belediye otobüsü, taksi, minübüs ve traktörlerle sağlanmaktadır. Maşat-ova denilen geniş bir arazi üzerinde kurulmuş olan kasabanın çevresinde Küçükçayır,. Büyükçayır, Çevrik, Dikmen, Dereağzı, Yamaç, Kızılöz, Gölbaşı, Yaylayolu, Kızılyer ve Porsuk isimli mevkiiler bulunmaktadır. Rakımı 850 m. olan kasaba 1855 ve 1962'de sel felaketine uğramıştır.
Kuruluş tarihi kesin olarak bilinmeyen ve eski ismi Maşhat olan kasabanın İran'ın Meşhet kentinden gelerek buraya yerleşenler tarafından kurulduğu söylenmektedir. Yahudi mezarlığı anlamına gelen Maşhat'ın ismi 1962 yılında Yalınyazı olarak değiştirilmiştir.
1990 nüfus sayımına göre 270 haneden oluşan Yalınyazı'da 2298 kişi yaşamaktadır. Kasabada 70 adet renkli 195 adet siyah beyaz televizyon ve 270 adet radyo bulunmaktadır.
Geniş ve verimli bir ovaya sahip olan kasabanın motopomplarla sulanan 20.000 dekarı kıraç olmak üzere 27.000 dekar arazisi vardır. İlçenin en fazla ürün alınan bu bölgesinde arpa, buğday, mercimek, nohut, ayçiçeği ve şeker pancarı yetiştirilmektedir. İhtiyacı karşılamak için meyvecilik yapılmakta olan kasabada iki sera mevcuttur. Kasabada mevcut olan 175 traktörün yanında tarımda kullanılan tarım araçlarının hemen hepsi mevcuttur. Hasat mevsimi çevreden biçerdöverler gelmektedir. Tarımın yanı sıra hayvancılığın da yaygın olduğu kasabada 2500 büyükbaş, 10.000 küçükbaş hayvan bulunmaktadır.
Ayrıca arıcılık yapanlara rastlanılmaktadır. Köyde bulunan ekilebilir arazi köy nüfusuna yeterlidir. Buna rağmen yeni yetişen gençler memur ve işçi olarak dışarıya gittiğinden göç olayına rastlanır.
Eğitim ve öğretime 1928 yılında başlanan kasabaya 1972 yılında ortaokul açılmıştır. 1990 yılında iki okul birleştirilerek 8 yıllık İlköğretim Okulu haline getirilmiştir. 10 adet derslik bulunan okula Devlet-Vatandaş işbirliği ile 4 adet öğretmen lojmanı yapılmıştır. Birinci kademesinde 187, ikinci kademesinde 95 öğrenci olan kasabada okur-yazar oranı %95'tir. 1984 yılında biçki-dikiş kursu açılan kasabada halkın eğitim-öğretime ilgisi iyi durumdadır. Köyde yetişen iki doktor, 6 mühendis, 30 öğretmen ve 45 gardiyan, 65 PTT memuru olmak üzere çeşitli meslek gruplarında 200'ün üzerinde yetişmiş insanı vardır.
Camii, 300 aboneli PTT Şubesi, elektriği , Sağlık Ocağı, Tarım Kredi Kooperatifi, Ziraat Teknisyenliği, Tohum Eleme istasyonu ve Jandarma Karakolu, şebeke sistemli içme suyu bulunan kasabada kanalisazyon mahalli imkanlarla yapılmıştır. Sanayii olarak un fabrikası, değirmen ve hızarhanesi mevcuttur. Her hafta hayvan pazarı kurulan Yalınyazı Kasabası çevrenin ekonomik ve ticari merkezi konumundadır. Bu özellikleri ve artan nüfusu göz önüne alınarak 1992 yılında Belediye Teşkilatı kurulmuştur. Yalınyazı'da ev inşaatına başlanırken temele kurban kesilerek
kan akıtılır. Düğünlerde davetiye olarak şeker ve yufka dağıtılır. Yaz veya kış olsun güveyi pınarı denilen yerde güveyinin yıkanması, gelin eve gelirken eline yağlı kağıt verilmesi, duvara çivi çakılması, ayağına küp kırılması adettendir.
Saka Dede, Kamber Dede ve Küçük Çeltek isimli ziyaret yerleri ile Akdoğan denilen birde yaylası vardır.
Kasabanın batısında 1500 m. uzaklıkta Hitit dönemine ait Maşathöyük "Tapigga", ovanın ortasında 28 metre yükseklikteki tepenin sert kayalı platformuna oturtulmuştur. Höyük 1973 yılında Tahsin ÖZGÜÇ başkanlığında Türk Tarih Kurumu ve Ankara Üniversitesinin işbirliği ile yapılan kazılar sonucunda ortaya çıkarılmıştır. 4000 yıllık uzun geçmişinde değişik çağ ve uygarlıkların belgelerini içinde saklayarak zamanımıza kadar getiren Höyük ve Höyük mimarisi: Seramikleri, tunç ve demir devrine ait metal aletleri ve daha birçok buluntuları ile Hitit ve Frig Uygarlıklarına ışık tutmaktadır. Kazılar sonucu ortaya çıkarılan buluntular halen Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi ile Tokat Müzesinde sergilenmektedir.
Köydeki evlerin çoğunluğu kargir ve kerpiçten olup, son yıllarda betonarme evler yapanlara da rastlanmaktadır. Her evde tuvalet bulunmasına rağmen banyo her evde bulunmaz. Evlerde cağlık denilen yerde banyo yapılır.
Marangoz, demirci, değirmenci, duvar ve beton ustası hızarcı bulunan köyde ev çulfallıklarmda kilim ve çuval dokunur.
Sağlık Ocağı 1978 yılında Devlet tarafından yapılmıştır. Nüfus planlaması yapılan kasabada hastalık halinde tıbbi yöntemlere başvurulmaktadır. Üfürükçülüğe ve muska yazanlara da inanılmaktadır.
Akraba evliliği yok denecek kadar az olan kasabada kız kaçırma olayına ve kan davasına rastlanılmaz. Birden fazla kadınla evli olanlar da vardır.

YILDIZTEPE KASABASI


İlçenin güneyinde bulunan Yıldıztepe Kasabası, Karakuzu, Yeni-derbent, Çeltek, Belkaya, Alayurt, Üyük Köyleri ve Evrenköy Kasabası ile komşudur. İlçeye 17 km. uzaklıkta bulunan Yıldıztepe'nin yolu asfalt olup, ulaşım sorunu yoktur. Ulaşım Belediye otobüsleri, özel taksiler ve traktörlerle yapılmaktadır. Yerleşim yeri ova olan kasabanın rakımı 771 m. dir. Kasabanın yakınlarında bulunan Deveci Dağı, ityelmez tepesi, boztepe ve kürtler tepesi belli başlı dağ ve tepelerdir. Çevrede bulunan iki gölet iklimi etkilemiştir. Yerleşim yeri değişmeyen 1950 yılında nahiye, 1972 de belediyelik olan kasabanın mevcut kütük kaydına göre köye ilk yerleşen Karabeyler ailesidir. Ancak eski adının Gırgıriye olduğu söylenen Yıldıztepe Kasabasının Türklerden önceki ahalisinin Rumlardan oluştuğu, Gorgoros Mezarlığı olarak bilinen yerinde Gırgıriye şehri kalıntılarından olduğu sanılmaktadır. Rivayete göre, müslüman Türkler kasaba yakınlarına gelerek çadır kurup yerleşmişlerdir. Kasaba halkının düğünlerine "Yeni gelen Müslümanları da çağıralım" demeleri üzerine bu yeni gelenlere "Yeni Müslümanlar" denildiği söylenilmektedir.
Yerli ahalinin bölgeyi zamanla terk etmelerinden sonra sayıca çoğalan, çevrede çalışkanlıkları ile dikkati çeken bu insanlara "Yeğin Müslümanlar" denmiş köyün adınıda sırasıyla "Yenimüslüman, Yeğinmüslüman, tekrar Yenimüslüman" olarak değiştirilmiştir. Daha sonra, köy nahiye olunca 3 km. uzaklıktaki tren istasyonunun adını almış, Boztepe isminin Türkiye genelinde yaygın olarak kullanılması gerekçe gösterilerek de Boztepe adı Yıldıztepe Kasabası olarak değiştirilmiştir. Her hangi bir felakete uğramayan kasabanın Samanlı isimli bir mezrası vardır.
1990 nüfus sayımına göre 300 haneden ibaret olan kasabada 3658 kişi yaşamaktadır.
Kasabanın geçim kaynağı tarıma dayalıdır. 4500 dekarı sulanabilir, 2500 dekarı kıraç olan kasaba arazisinde arpa, buğday, nohut, mercimek ve şeker pancarı üretilmektedir. Tarla tarımının yanında meyvecilik ve bağcılık önemli bir yer tutmaz.
Kasaba sınırları içinde Boztepe göleti ile Belpınar göleti sularının ulaşamadığı kıraç araziler motomplarla sulanmaktadır. Modern tarım aletlerinin kullanıldığı kasabada 150 adet traktör, iki biçerdöver mevcuttur. Ekilebilir arazisi yeterli olan kasabada göç yok denecek kadar azdır. Genç ve okuyan kesimden dışarıya gidenler bulunmaktadır. 5000 küçükbaş hayvan ile az miktarda büyükbaş hayvanın bulunduğu kasabada hayvancılık ihtiyacı karşılamak için yapılmaktadır. Kasabada arıcılık yapan bir kaç aile bulunmaktadır. Kültür balıkçılığı yapılan Boztepe ve Belpınar göletlerinden halkın balık ihtiyacı karşılanmaktadır. Ağaçlandırma çalışmaları yapılmakta olan Boztepe Göleti kıyısında turizm amaçlı bir tesis bulunmaktadır.
1923 yılında yapılan ilkokul 1977 yılında yapılan ortaokul birleştirilerek ilköğretim okuluna dönüştürülmüştür. 13 derslikli okula ait lojman bulunmamakla birlikte İmar iskanBakanlığı tarafından memurların konut ihtiyacını karşılamak için 1982 yılında iki blok 4'der daireli 8 adet lojman yapılmıştır. Kasabada ilkokul binası 1923 yılında yapılmış olmasına rağmen halkın eğitim ve öğretime karşı ilgisi 1950'li yıllardan sonra başlamış, son yıllarda ilgi bir hayli artmıştır. Kasabanın dışında ve çeşitli meslek gruplarında çalışan 600 civarında işçi ve memur bulun-maktadır.Kasabanm ilkokulunda 191, ortaokulunda 49 öğrenci bulunmaktadır. Okuma-yazma oranı %90'dır. Lise ve dengi okullarda okuyan öğrenciler lise bulunmadığı için belediye otobüsleri ile ilçe merkezine gidiş-geliş yapmaktadırlar. Kasabada halıcılık, biçki-dikiş ve nakış, kaynakçılık kursları açılmış bu kurslara katılım %80 civarında olmuştur. Kasabada 20 kız öğrencisi bulunan bir de Kur'an Kursu mevcuttur.
50 civarında günlük gazete satılan kasabada 100 adet renkli 200 adet siyah beyaz TV, 300 adet radyo ve 10 adet video mevcuttur.
İki camii, okulu, 3500 kitabı bulunan kütüphanesi, Ziraat Teknisyenliği, Sağlık Ocağı, 500 abonesi olan PTT'si, Tarım Kredi Kooperatifi, Jandarma Karakol, Meteoroloji İstasyonu, Tek Teknisyenliği, şehir şebeke suyu ve kanalizasyonu bulunan Yıldıztepe'nin alt yapı sorunları kısmen çözülmüştür. Kasabada bir pancar alım merkezi, 3 km. yakınında tren istasyonu, iki adet petrol satış istasyonu, çeşitli kaynak ve tamir atölyeleri bulunmaktadır.
Devlet tarafından 1975 yılında Sağlık Ocağı yaptırılan ve nüfus planlaması çalışmaları olumlu netice veren kasabada doğum ve hastalık halinde tıbbi yöntemlere başvurma oranı yüksektir.
Eğlence yeri bulunmayan kasabada Pervane Baba türbesi halkın ilgi gösterdiği bir ziyaret yeridir. Yeni Mahalle, Pervane Baba Caddesi, Belediye Parkı içinde bulunan bu ziyaretin çeşitli korkulara iyi geldiği söylenmektedir.
100 adedi betonarme, 200 adedi ahşap (Kargir) olan kasaba evlerinde banyo ve tuvalet bulunmaktadır. Kasabada halen evin temeli atılırken kurban kesme, ev ve çocuk görme adetleri devam etmektedir.
Kız istemede ailenin ileri geleni veya hatırlı bir kişi ile kasabanın imamı bulunur. Düğün öncesi ve düğünde çevrede bilinen adetlerin dışında özel bir adet yoktur. Akrabalar arası evliliğin bir hayli fazla görüldüğü kasabada kız kaçırma olayına ve 20 yıl önceki bir hadise hariç kan davasına rastlanılmamaktadır. Kasabada bir kahvehane ile toprak zeminli bir futbol sahası mevcuttur. Uluslar arası birçok ödül alan milli güreşçimiz Hasan SEVİNÇ kasaba halkındandır.

KÖYLERİMİZ
acıpınar, ağcakeçili, ağılcık, acısu, akdoğan, akgüller, alayurt, alıçözü, armutalan, akkılıç, alibağı, ayvalı, bağlarpınarı, bayırköy, belkaya, büyükkozluca, büyüközlü, çamdere, çapak, çayıroluğu, belpınar, boldacı, binbaşıoğlu, büyükaköz, büyükkarayün, çakırcalı, çayırköy, çiçekpınarı, derebaşı, emirören, çiftlikköy, edeköy, elmacık, eskiderbent, fatih, güngörmez, göçenli, eskidağiçi, gümüşkaş, gölcük, hacılar, haramikışla, hatippınarı, karşıpınar, kazıklı, hasanağa, karabalçık, karacaören, karakaya, karakuzu, karaşeyh, karşıyaka, kırlar, koçaş, korucuk, kurupınar, kurşunlu, kuzalan, küçükaköz, küçükkarayün, küçüközlü, küplüce, kireçli, köylüürünü, kepez, kervansaray, kozdere, kuruçay, küçükkozluca, palanlı, savcıköy, selamet, sofular, süleymaniye, söğütözü, taşkıran, narlıkışla, olukman, osmanpınarı, reşadiye, salur, saraçköy, sekikışla, uzunöz, yapalak, üçköy, yenidağiçi, turgutalp, uğurluören, uzunköy, yalnızköy, yaraş, yaylakent, yaylayolu, üçkaya, iğdir-bucak merkezi, yeniderbent, yeniköy, yeşilce, imirtolu, yücepınar, üyük, özyurt, şeyhköy, şeyhnusrettin, ütük, yünlü, çeltek, alihoca isimlerinde toplam 109 köyü bulunur.